ÇOKLUK, BARBARLAR, GÖÇEBELER ve KOLLEKTİF AKSİYON – Ebru Aykut

7e3deb985a8028f7de89950db4633834--vincent-cassel

“Gerçekte, can çekişen uygarlık yüzünden acı çeken bir dünyayı gençleştirmeye, yalnızca barbarlar yeteneklidir.”[1]

(Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni)

Komünist Manifesto’nun birinci kısmı şu ibareyle başlar: “Şimdiye kadar varolan tüm toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir.'” Yani tarihin motoru sınıf savaşımıdır. Sınıflı bir toplumda sömürülen kitleler sömürücülerine karşı birleşerek ve eyleyerek tarihi devindirirler. Tarih, çıkarları birbirine zıt olan bu öznelerin savaşımları ve uzlaşmalarının sonucunda şekil alır. Kapitalist sistemde ezilen sınıfı temsil eden proletaryaya[2] eyleme gücünü veren, onun bedenine içkin olan ve kapitalist toplumsal formasyonun (makinenin) egemenliği ile birlikte yersizyurtsuzlaşan emek gücüdür.[3]

Negri ve Hardt’ın “kapitalist işçi militanlığının ilk safhası” olarak tanımladığı bu süreç, endüstriyel işçi sınıfının hiyerarşik olarak örgütlenmiş yapısı içinde gerçekleşmekteydi.[4] Marx’ın Kapital’de analiz ettiği ve eleştirdiği kapitalist üretim biçiminin bu ilk evresi, feodal sistemin çözülmesi sonucu iki temel unsurun, emeğini satmak zorunda olan çıplak ve özgür işçinin (emeğin) ve de sermayeye dönüşen paranın yersizyurtsuzlaşmasıyla, kodunun çözülmesiyle (decoding) ilişkilidir. Bu yersizyurtsuzlaşma Deleuze ve Guattari tarafından Anti-Oedipus’te,

“Özgür işçi için: toprağın özelleştirilerek yersizyurtsuzlaştırılması, el koyma yoluyla üretim araçlarının kodunun çözülmesi, ailenin ve korporasyonun (loncanın) çözülmesiyle birlikte tüketim aygıtlarının yok olması, ve iş uğruna işçinin kodunun çözülmesi… Ve sermaye için: ticari sermaye yoluyla üretim akışının kodunun çözülmesi, fınansal sermaye ve kamu borçları yoluyla devletlerin kodunun çözülmesi, sanayi sermayesinin kuruluşu yoluyla üretim aygıtlarının kodunun çözülmesi vb.”[5] şeklinde dile getirilir. Aslında emeğin ve paranın yersiz-yurtsuzlaşması, Marx’ın sözde ilkel birikim süreci olarak adlandırdığı döneme işaret etmektedir. Sözde İlkel birikim sürecinde İngiltere’de köylülerin “çevirme hareketi” (enclousure move-ment)[6] sonucu topraktan süpürülüp atılması ve yeni sanayi kentlerinde çalışmaya başlamaları onları iki anlamda üretim aygıtlarından ve topraktan özgürleştirmiştir. Artık serf olmaktan çıkarak üretim araçlarının bir uzantısı[7] şeklinde düşünülemeyecekler; hem de hiçbir şekilde üretim araçlarına sahip olamayacaklardır. Bu tam da bir yersizyurtsuzlaşma sürecidir.[8] Emeğin yersizyurtsuzlaşması yanında, paranın diğer tüm değerlerin yerine geçen bir ölçü birimi olarak kurulması ve yersizyurtsuzlaşması ise, Marx’ın Alman İdeolojisi’nde belirttiği gibi tüm doğal ilişkilerin para ilişkisi haline getirilmek üzere bozulup dağıtılması anlamına gelmektedir.'[9]

Kapitalizmin ilk safhasında emeğin ve paranın geçirdiği bu dönüşüm, yersizyurtsuzlaşma ve yerini yurdunu bulma (reterritorialization) süreci, Negri ve Hardt’ın kapitalizmin ikinci safhasını temsil eden kitlesel işçi figürüyle tanımladığı Fordist ve Taylorist üretim rejimlerinde[10] tamamen yerini yurdunu bulma biçimini alır. Hardt’ın dediği*gibi kapitalizm bir yandan yersizyurtsuzlaştırırken, diğer yandan da yerini yurduna geri döndürmektedir.” İlk evredeki işçi figürü yeni üretim süreçleri içinde yerini yurdunu bulmuş, bant sistemine dahil olarak seri üretim zincirinin bir halkasına dönüşmüştür. David Harvey’in de belirttiği gibi fordist modernite kitle üretiminde sabit sermayeden istikrarlı, standartlaşmış, türdeş pazarlara kadar göreli bir sabitlik ve kalıcılık içeren pek çok öğeden oluşur.[12] Yani fordist rejimin emekçi refah devleti anayasası ekseninde stabilize olmuş, “ulusal burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki kurucu anlaşma”ya ve uzlaşmaya dayanan yapısı, emek gücünün ve paranın yersizyurtsuzlaşmasıyla kodu çözülmüş bir üretim biçiminin değil; disiplinci toplumun kodlayıcı, özneler ve öznellikler yaratıcı üretim ve yönetim biçiminin üzerinde yükselmektedir.”[13]

Global geliri sınıflar arasında paylaştıran bir liberal demokratik sistem, sendika ve partilerde örgütlü olmasına karşın devrimden feragat etmiş bir işçi sınıfı ve faşizmden feragat etmiş bir ulusal burjuvazi tarafından temsil edilen fordist anayasal sistemin 1960’larla birlikte krize girmesiyle kurucu anlaşma bozulur ve 1989’da iki kutuplu dünyanın sona ermesiyle tamamen çöker.[15] Kurucu anlaşmanın bozulması, yeni bir paradigmaya işaret etmektedir. Bu üretici paradigmadaki değişim disiplin toplumundan kontrol toplumuna, fordist üretim biçiminden post-fordist üretim biçimine, modernleşmeden postmodernleşmeye geçişle tanımlanır.[16] Negri ve Hardt’ın toplumsal işçi/post-fordist proletarya olarak adlandırdığı yeni entelektüel proletaryanın ortaya çıkışı, tamamen üretim biçimlerindeki dönüşümün, yani emeğin endüstriden hizmet alanına göçünün, enformasyon ekonomisinin, somut emekten maddi olmayan-soyut emeğe doğru göçün bir yansımasıdır [17] Yani hem üretim biçimi, hem de özneler değişmiştir. Yeni özneler çokuluslu ve fınans merkezli burjuvazi ile toplumsallaşmış ve entelektüel proletaryadır artık. Deleuze’ün “Postscript on Control Societies” isimli makalesinde Foucault’dan yola çıkarak tanımladığı disiplin toplumundan kontrol toplumuna geçiş paradigmasında da kapitalizm eskisinden farklı olarak, fabrika ile değil kapitalizmin ruhu olarak tanımlanan “corporation” yani şirket ile özdeşleştirilmiştir. Sınav ve denetleme yerini sürekli kontrole, okul yerini sürekli eğitime bırakmıştır. Fabrikanın işçileri bir araya getirerek kitleleştiren yapısının yerini, şirketin bireyleri birbirinden ayıran ve birbirine rakip kılan yapısı almıştır.[18] Komuta mekanizması ise disiplin toplumundan farklı olarak toplumsal alana gitgide daha içkin hale gelmiş, böylece iktidar insanların bilinci ve bedenleri üzerinden işleyen biyopolitik bir hal almıştır.'[19]

İktidarın kontrol toplumu ve post-fordist üretim biçimiyle birlikte modern disiplinci toplumun kapatılma mekanlarından (fabrika, okul, hastane, hapishane, vb.) özgürleşmesi, yani kurumlan terk ederek yersizyurtsuzlaşması, gündelik hayata, insan bedeni ve bilincine içkinleşmesi; bir bakıma kapitalizmin ilk evresindeki emek gücünün ve paranın yersizyurtsuzlaşmasıyla benzerlik göstermektedir. Bir olumlama şeklinde düşünebileceğimiz bu yersizyurtsuzlaşma, post-fordizmin esnek, gerçek zamanlı ve tam zamanında (real time ve just in time), iletişimsel, duygulanımsal, maddi olmayan emeğe dayanan işleyişi ve bilgisayarlaşma/otomasyon dolayısıyla, emeği sabit bir çalışma mekanından ayırmakta, işyeri ve mesai saatleri her yer ve her zaman şeklinde yayılmaktadır.20 Emek gücünün çalışma mekanından kısmen ya da tamamen kopmasının yanında paranın, daha doğrusu sermayenin üretimden kopuklaşarak fınans ve hizmet alanına kayması da bir tür yersizyurtsuzlaşma olarak değerlendirilebilir. Sermayenin üretmeden spekülatif karlarla büyümesi, enformatikleşme ve bilgisayarlaşma sonucu paranın bir yerden başka yere sınır tanımaksızın hareket edebilmesi, ulusal sınırların paranın akışkanlığı düşünüldüğünde hiçbir anlamının kalmaması; yani bir bakıma Deleuze’ün belirttiği gibi disiplin toplumunda Bretton Woods sisteminin altın standardına dayalı köstebeğimsi parasının (monetary mole) yerini, kontrol toplumunun standart para birimlerine göre ayarlanmış dalgalı kur sistemine dayalı yılansı paranın (serpent) alması,[21] paranın yersizyurtsuzlaşmasına işarettir.

Kapitalizmin serbest rekabetçi sanayi kapitalizmine denk düşen birinci evresini, emperyalizm çağına denk düşen ikinci evresi ve onu da yeni küresel düzen ve onun egemenlik biçimi izlemiştir. Emperyalist dönemde sınıf savaşımının öznelerini egemen, kolonyalist kapitalist devletlerle birlikte mali-oligarşi (finans-kapital) oluşturuyorken,[22] yeni küresel düzenin politik özneleri “İmparatorluk” ve “Çokluk”tur. Bu diyalektik varoluş, yani antagonistik sınıfların ekonomik-siyasi çıkarlarının sürekli bir çatışma ve uzlaşma ilişkisi içinde varoluşu tarihin motoru, devindirici gücüdür demiştik. Fakat yeni küresel düzenin özneleri açısından imparatorluk-çokluk diyalektiği diye bir şey artık söz konusu değildir. Çünkü Negri’nin “Kurucu Cumhuriyet” makalesinde belirttiği gibi post-fordist/entelektüel proletaryanın çok-uluslu asalak finansal sermayeyle uzlaşmasına gerek yoktur. İktidarın ikiliği ve bu anlamda sınıflar diyalektiği sona ermiştir.[23] Bugün yeni üretim süreçleri içindeki konumu nedeniyle işverenlerden ve diğer yönetenlerden daha donanımlı olan entelektüel proletarya, yani çokluk, kendi başına bir kurucu güçtür. Çokluğun ortaya çıkışının nedeni imparatorluk değildir, imparatorluk çokluk güçlerinin doğuşunun sonucudur.[24] Yani Negri ve Hardt’ın tabiriyle “çokluk imparatorluğu varolmaya çağırmıştır”.[25] Dolayısıyla kölenin ve efendinin, kapitalistin ve işçinin varolmak için birbirine muhtaç olmalarına rağmen, imparatorluk ve çokluk arasındaki ilişki bu karşılıklı bağımlılık ekseninde gelişmez. Çokluğun gücü varolmak için “öteki”ne ihtiyaç duymaz. Şunu belirtmek gerekir ki, çokluğun gücü Spinoza’nın potentia (güç, kudret, yaratıcı faaliyet) ve potestas (otorite, kumanda, egemenlik) şeklinde ayırdığı kavramlardan potentia’ya denk düşmektedir. Potentia, Tann’nın kendinde kudretidir. Potestas ise Tanrı’nın egemenliği ve iktidarıdır. Deleuze “possest” kelimesinin tam da kudretle edimin, yani potentia ile potestas’m özdeşliği olduğunu söyler. Fakat hemen ardından herhangi bir şeyi özüyle değil, edimde neler yapabileceğiyle yani kudretiyle, eyleme gücüyle tanımlayacağını belirtir.[26] Bu aynı zamanda Negri ve Hardt’ın “İmparatorluk”ta bahsettiği posse yani güce sahip olma, çokluğun üre(t)me ve olma tarzıdır.[27] Egemenlerin potestas’ı yani iktidarı, halkın/çokluğun potentia’sıdır.[28]

Negri ve Hardt, Deleuze ve Guattari’den esinlenerek çokluğu “yeni barbarlar” olarak adlandırırlar. “Olumlu bir şiddetle yıkan ve kendi maddi varoluş koşullarına giden hayat yollarını döşeyen”[29] yeni barbarlar; hareketlilik, göç, terk, karşı-olma istenci ve özgürlük arzusuyla yersizyurtsuzdurlar. Bu yeni üretici güçler hem yersizyurtsuz, hem de her yerdedirler çünkü İmparatorluk dünya üretiminin yok-yeridir ve emek bu yok-yerde sömürülür. Yani artık sömürü ilişkileri fabrikayla sınırlı değildir. Üretimin, sömürünün, iktidarın ve egemenliğin sınırlan kalkmış, tüm toplumsal alanı işgal etmiştir.[30] Foucault’nun iktidarın bir sınıf tarafından kazanılmış mülkiyetten, bir devlet aygıtından, herhangi bir üretim biçimi ya da altyapıdan, yönetenler ve yönetilenler arasındaki egemenlik ilişkisinden veya herhangi bir ideolojiden veya kaba kuvvetten kaynaklanmadığını, tersine iktidarın tamamen operasyonel olduğunu ve bir özü bulunmadığını söylemesi,[31] iktidarın bu yeni biçimini yani biyo-iktidarın heryerdeliğini iyi açıklamaktadır. Böylesine yersizyurtsuz, her yerde olan ve hiçbir yerde olmayan bir iktidara karşı ancak barbarların beklenmedik olumlu yıkıcı kudreti etkili olabilir.

Barbarlık, Engels’in Morgan’ın “Eski Toplum” adlı eserinden alıntılayarak “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”nde insanlığın tarih öncesi dönemini sınıflandırırken başvurduğu bir kavramdır.[32] İnsanlığın geçtiği ilk aşama olan yabanıllıktan sonra gelen barbarlık hayvanların evcilleştirilmesi, yetiştirilmesi ve ilk bitki ekimi ile tanımlanmaktadır. Bu kavram Engels’in kullandığı biçimiyle Dr. Hikmet Kıvılcımlı tarafından da kullanılmıştır. Kıvılcımlı barbarlara devrimci bir misyon yükleyerek ve onları antika medeniyetlerin yıkılış/kuruluş kanunlarıyla ilişkilendirerek bu kavramdan yararlanmıştır.

Kıvılcımlı, kadim medeniyetlerin beşiği olan Doğu toplumlarının bugün hangi sebeplerden ötürü geri kaldığını,”[33] Marx ve Engels’in “Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri”[34] çalışmasından yola çıkarak fakat farklı bir üretici güçler teorisi geliştirerek açıklamaya çalışır. Tarihin motoru olan üretici güçler Kıvılcımlı’ya göre dört tanedir: Teknik, coğrafya, tarih (gelenek-görenekler) ve insan (kollektif aksiyon) üretici gücü. Teknik, modern toplumları açıklamak için anlamlı ve yeterlidir ama kadim tarihi kavramak için diğer üç üretici güç, özellikle de kollektif aksiyon üretici gücü dikkate alınmak zorundadır:

“Tümüyle insanlığa, dört başlı üretici güçler içinde teknik en son duruşmada ağır basmıştır. Ama, antika tarihte her belirli medeniyet için: Kollektif aksiyon üretici gücü azaldığı zaman, coğrafya üretici gücü durmuş’, görenek ve geleneğin üretici gücü dağılmış, teknik gerilemiştir. Böyle bir medeniyet karşısında tekniği güçlü olmasa bile, yeni bir coğrafya üretici gücünü temsil eden gelenek-görenek ve kollektif aksiyon güçleri daha üstün olan geri bir barbar toplum, kolayca zafer kazanmıştır.”[35]

Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere, barbar toplum Morgan’ın sınıflandırması takip edilerek medeniyetten önceki insanlığın geçirdiği hayat biçimi olarak; barbarlar ise ilkel sosyalist geleneklere sahip, kollektif aksiyon ve gelenek-görenek üretici gücü henüz taze ve bu vesileyle çürümüş medeniyeti altüst edecek güce sahip insanlar olarak tanımlanmaktadır. Kıvılcımlıya göre antika tarihin devindirici gücü medeniyetle barbarlar arasındaki bu bilek güreşidir ve bu güreşin adı da “tarihsel devrim”dır. Eskimiş medeniyetin üretici güçlerini boğan üretim ilişkilerini kökünden kazıyacak barbar yığınlarının akınıyla eskimiş medeniyet yıkılır. Bu tarihsel devrimi gerçekleştiren barbarlar yukarı barbarlık konağına yükselmiş barbarlar'[36] ise yıktıkları medeniyetin yerine yepyeni bir “orijinal medeniyet” kurarlar. Eğer henüz orta barbarlık konağından çıkamamış çoban/göçebe barbarlar-sa”, yıktıkları medeniyetin yerine yeni bir medeniyet kuramazlar. Yalnızca eskimiş üretim ilişkilerinin boğduğu üretici güçleri serbest bırakarak çürümüş medeniyeti diriltirler. Yani eski medeniyeti rönesansa uğratırlar.[38] Barbar akınlarıyla çürüyen medeniyetlerin yok olup gitmesi veya tekrar dirilmesiyle bata çıka ilerleyen antika tarihin hakim üretici gücü olan kollektif aksiyon; yani soysuzlaşmamış, medeniyetin özel mülkiyet batağına bulaşmamış insan gücü ve savaşkanlığının devrimciliği, tamamen soyut ve anti-Marksist bir değerlendirme olmaktan çıkarak kadim tarihin motor gücü olur, tarihsel devrimlere[39] yol açar.

Negri ve Hardt’ın yeni barbarların yani çokluğun olumlu yıkıcılığından bahsetmesi, Kıvılcımlı’nın sınıfsız toplumların ilerleyişini çürümüş medeniyetler üzerine yapılan barbar akınların olumlu yıkıcılığıyla açıklamasıyla oldukça benzeşmektedir. Negri ve Hardt bu benzetmelerinde Deleuze ve Guattari’den esinlenmişlerdir. Deleuze ve Guattari ise büyük ölçüde İbn Haldun’dan etkilenmişlerdir. Nitekim “Bin Yayla”nın “Treatise on Nomadology-The War Machine” başlıklı 12. bölümünde ve aynı bölümün 31 no’lu dipnotunda İbni Haldun’dan, göçebelikle yerleşik hayatın karşılaştırılmasından bahsetmekte[40] ve özellikle İbni Haldun’un “yakınlık bağı (el asabiyye)”*’ olarak adlandırdığı “esprit de corps”a, bir grup ya da aile içindeki sadakat ve dayanışmaya vurgu yapmaktadırlar. Kıvılcımlı’nın referanslarına bakıldığında da aynı isimle karşılaşırız. Tarih Tezi’ni geliştirirken Kıvılcımlı büyük ölçüde İbni Haldun’dan yararlanmıştır. Özellikle barbarların kollektif aksiyon gücüne verdiği önem tamamen İbni Haldun’un “asabiyet” vurgusundan beslenmektedir. Asabiyet yani yakınlık, Kıvılcımlı’nın barbarlar topluluklarda “kan anayasası” olarak gördüğü şeydir: “Ortak mülkiyete dayanan…Barbar insanlar, eşit kan kardeşleri olarak, ölesiye dayanışmalı, taze, esen güçtüler.'”[42] Kollektif aksiyon üretici gücü tamamen kan anayasasından, asabiyetten kaynaklanır.

İbni Haldun, öte yandan, göçebeleri yerleşik toplumla karşılaştırarak, göçebeliğin kentsel yaşam için bir temel durumunda olduğunu belirtir. Çünkü insanoğlunun istemleri öncelikle “zorunlu olan”a dönüktür ve göçebeler de “zorunlu” gereksinmelerini sağlamaya bakarlar. Bu bakımdan göçebelik, tarımcı göçebelik ve kırsallık, kentsel yaşamdan önce gelir. “Çöl” ve “kır” uygarlığın başlangıç yeri, “kentli”lerse ömrünü uzatan gücüdür.[43] Kıvılcımlı’nın barbarların ahlaki özelliklerini güzellemesi gibi, İbni Haldun da göçebelerin iyi alışkanlıklar edinmeye kentlilerden daha yatkın olduklarını, kentli halktan daha yürekli olduklarını anlatır. **

“Kentliler, kendilerini rahatlık ve kaygısızlığın döşeğine salıvermişler, mutluluk ve bolluğa gömülmüşler(dir)…Alabildiğine iyimserdirler ve kendilerini güvenlik içinde bulurlar. Bu nedenle silahlarını bırakmışlardır…Çöl ve kırsal kesimin insanlarıysa,.. kendilerini koruma işini kendi üzerlerine alırlar, başkalarına bırakmazlar, başkalarına güvenmezler bu konuda. Onun için silahları her zaman üzerlerinde bulunur…Kendilerine güvenirler. Sıkıntılı, güçlüklerle dolu yaşam, onlar için doğal bir huy; yüreklilik, bir karakter, bir temel yapı oluvermiştir…Kentliler, çöle, kıra çıktıklarında…birer çoluk çocuk gibi onlara bağlanmak zorunda kalırlar…”[45]

Barbarların, sınıf çelişkilerini içinde barındıran yerleşik topluluklar, medeniyetler karşısındaki taze üretici güçleri, yersizyurtsuz bir hareketlilik ve göçerlik içindedir. Bu yersizyurtsuzluk bir süreklilik taşır ve asla yeniden yerini yurduna döndürmez. Kıvılcımlı’nın rönesans ve orijinal medeniyet kurarak yerleşikleşen barbarları her ne kadar göçebeliklerinden sıyrılarak bir yer yurt edinseler ve yeniden kodlansalar da, onların kurulduğu andan itibaren çürümeye yazgılı medeniyetini de yıkacak başka barbarlar, göçebeler mutlaka çıkacaktır. Nerede bir medeniyet varsa, onun hemen yanı başında bir yerde barbarlar hazır beklemektedir.

“Tarihte medeniyetler kendiliklerinden, tabii ölümleriyle ölmüyorlar. Söz yerindeyse: Öldürülüyorlar. Mezar kazıcıları ise, -modern devrimlerinkinin tersine- dışarıdan çağırıyorlar, hatta para verip elleriyle yetiştiriyorlar. Mezarcılar. Medeniyetlere, -/renklerin “Coup de grace” dedikleri- son öldürüşü vuruşu indiren barbarlardır. “[46]

Deleuze ve Guattari’nin savaş makinesinin dışandanlığı (the exteriority of war machine) dediği durum budur. Savaş makinesi devlet aygıtına dışsaldır. Yani medeniyet savaş makinesini dışarıdan kiralar. Bu makine devlet egemenliğinin dışında ve onun kanunlarına önceldir.[47] S. Kaya Toplumbilim dergisindeki makalesinde bu duruma değinerek, Kıvılcımlı’nın devlet sınıflarının, özellikle de ilmiyye (siyasi) ve seyfıyyenin (askeri) göçebe gelenek-göreneklerinin etkisiyle toplumsal süreçler karşısında kendi tavrını alışını, savaş makinesinin bu dışandanlığına bağlar. [48] Osmanlı’da her daim askeri sınıflarla siyasal kanat arasında bir gerilim olmuştur. Devşirmelerden oluşan seyfiyye ile enderunlu ilmiyyenin ikiliği, hem Osmanlı’da hem de günümüzde Türkiye’de hala ordu-devlet-siyaset ilişkisini belirlemektedir. Ordu, siyasetler üstü bir kurum olarak davranabilmekte ve gerekli hissettiğinde kılıcını indirebilmektedir. Tabii ki günümüzde ordunun barbar geleneğini koruduğundan bahsetmek mümkün değildir. Ordu da sermaye tarafından yerine yurduna döndürülmüş, sermayenin ihtiyaçlarına göre kodlanmış, vurucu gücünü kaybetmiştir.

Barbarların kollektif aksiyon gücünün onları medeniyetlerin mezar kazıcıları haline getirmesi, Engels tarafından Roma İmparatorluğu ve Cermenler örneğiyle şöyle dile getirilmektedir:

“Roma devleti, dev gibi, karmaşık, yalnızca ve yalnızca uyrukları ezerek para sızdırmaya özgü bir makine durumuna gelmişti…Roma devleti varolma hakkını, içerde düzenin korunması, dışarıda da barbarlara karşı (yurttaşlarını) koruma üzerine dayandırıyordu. Ama, onun düzeni, en kötü düzensizlikten de daha kötüydü ve kendilerine karşı yurttaşları tarafından korumak iddiasında bulunduğu Barbarlar, yurttaşlar tarafından kurtarıcı olarak bekleniyorlardı.”[49]

Cermenlere bu özelliklerini veren yine Engels’in gentilice örgütlenmesi dediği kan örgütlenmesi yani asabiyettir.

Negri ve Hardt’ın “İmparatorluk”unda da çokluk, despo-tik devletin dışandan savaş makinesi gibi onun mezar kazıcısıdır. Bu mezar kazıcısı, kendi potentia’sı yani kurucu gü-cüyle İmparatorluğun yeni küresel düzenine hem üretim süreçlerinde hem de küreselleşme karşıtı eylemlerle (daha doğrusu alternatif küreselleşme hareketlerinde) darbeler vurmaktadır. Negri ve Hardt bu mücadelelerin gücünün yı-lansılıktan yani İmparatorluğun kalbine tek tek ve şiddetli bir biçimde patlayan, sadece kendi güçlerine odaklanan darbelerden kaynaklandığını belirtmektedir.[50] Bu yılansılık aynı zamanda barbar akınlarının da özelliğidir: Taktik ve stratejiye dayalı olan bir savaş yerine, sadece gerekli olduğunda hareket eden[51] ve “emperyal düzenin en sağlam eklemlerine tek bir kıvrımda darbeler indiren…”[52]

İmparatorluğu istila edecek yeni barbarlar sadece yersiz-yurtsuzlaşan, enformatikleşen ve entelektüelleşen yeni politik özneler ve emek güçleri değil, aynı zamanda Üçüncü Dünya’dan kaçan politik mültecilerdir.[53] Etienne Balibar, Toplum ve Bilim dergisinde yayınlanmış bir konuşma metninde yurttaşlık ve ayrımcılık, siyasi mültecilik ve göçlerle, kitlesel yoksulluk ve soykırımların günümüz siyasetinde merkezi bir rol oynadığını belirterek, insanlık için yeni bu zulum tehdidi anlamına gelen geleneksel “sınır” kurumunun demokratikleştirilmesi gerektiğinden bahsetmektedir.[54] Küreselleşmeyle birlikte ortaya çıkan ulus-sonrası devletler ve bunun bir yansısı olan Avrupa Topluluğu gibi gelişmeler, bu yeni zulüm tehdidinin, yani formel bir “Avrupa yurttaşlığı” ekseninde ortaya çıkacak bir “Avrupa apartheid”i tehdidinin, yurttaşlık haklarına sahip olanlar ve dışlananlar yani ölüm-alanlannda kalanlar şeklinde bir ayrımın işaretidir. Emek gücünün hareketliliğinin yanında, insanların ölüm alanların¬dan yaşam alanlarına doğru göçü de Negri ve Hardt tarafından bir özgürleşme olarak sunulmaktadır. Yerellikten çıkış, ırklar arası karışma, melezlik ve sınırların ihlali [55] Üçüncü Dünya’nın özgürleşmesinin ama yerini yurdunu bularak, kontrol toplumuna girerek ve yeniden kodlanarak özgürleşmesinin koşuludur. Bu anlamda göçmenler ve göçebeler/barbarlar arasındaki fark ortaya çıkmaktadır. Göçebeler sürekli bir yer değiştirme, yersizyurtsuzlaşma halindeyken, göçmenler bir yandan yersizyurtsuzlaşırken, diğer yandan tekrar yer yurt edinmeyi arzularlar. Siyasi mültecilere yurttaşlık hakkı tanınmaması onları yersizyurtsuz bırakmakta ve İmparatorluk için bir tehdit haline getirmektedir. Bu durum özellikle 11 Eylül saldırısının ardından daha da trajik bir hal almıştır. Mahmut Mutman’ın çok güzel belirttiği gibi ABD’nin bir anda sınır duygusunun yok olması[56] bundan sonra özellikte Üçüncü Dünya’dan gelecek siyasi mültecilere karşı hayali sınırlarının duvarlarını yükseltmesine sebep olacaktır. Yani Balibar’ın insan haklarının gelişimi için zorunlu gördüğü yurttaşlığa, dolayısıyla insanlık hakkına sürekli erişim halinde olabilmek[57] iyice imkansızlaşmış gözükmektedir.

Sonuç olarak, üretim ve yönetim tarzıyla yeni bir paradigmanın, emperyal kontrol düzeninin hakim olduğu çağımızda, çokluğun kurucu barbar gücü herhangi bir uzlaşmaya girmeden, yer yurt edinmeden bir kollektif aksiyon yaratmak zorundadır. Negri ve Hardt’ın da belirttiği gibi “biz sadece posse’nin politik gelişmesini olgunlaşmasını bekliyor”[58] olabiliriz.

Her gün bir yerden göçmek ne iyi.
Her gün bir yere konmak ne güzel.
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
Dünle birlikte gitti, cancağızım,
Ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım.

Mevlana

Notlar:

Balibar, E. (2000/2001). “Bir Zulüm Topografyasının Anahatları: Küresel Şiddet Çağında Yurttaşlık ve Sivillik”,

Toplum ve Bilim, Kış, Sayı 87.

Bull, M. (2001). “You can’t Build a New Society VVİth a Stanley Knife”, Music in Cuba, Vol.23, No.19, 4 Ekim, http://www.antonionegri.com.

Deleuze, G. (1986). “A New Cartographer”, Foucault, London: University of Minnesota Press.

Deleuze, G. (1992). “Postscript on Control Societies”, October, Sayı 59.

Deleuze, G. (2000). Spinoza Üzerine On Bir Ders, Ankara: Öteki Yayınevi.

Deleuze, G. ve F. Guattari (1983). Anti-Oedipus-Capitalism and Schizophrenia, London: The Athlone Press.

Deleuze, G. ve F. Guattari (1987). A Thousand Plateaus Capitalism and Schizophrenia, London: University of Minnesota Press.

Eisenhard, K.M. ve D.N. Sull (2001). “Strategy as Simple Rules”, Harvard Business Revievv, Ocak, Sayı 79 (1).

Engels, F. (1992). Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Ankara: Sol Yayınları.

Foucault, M. (1994). “İktidarın Halkaları”, Özne ve İktidar-Seçme Yazılar.2, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Gazagnadou, D. (1996). “Deleuze ve Göçebeler”, Toplumbilim, Kasım, Sayı 5.

Hardt, M. Notes on Reading Anti-Oedipus, http://www.du-ke.edu/~hardt/ao3.htm.

Harvey, D. (1999). Postmodernliğin Durumu, İstanbul: Metis Yayınları.

Huberman, L. (1982). Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, Ankara: Dost Yayınları.

Ibni Haldun (1977). Mukaddime 1, Ankara: Onur Yayınları.

Kaya, S. (1996). “Batılı Aydın TDS’yi Arıyor”, Toplumbilim, Kasım, Sayı 5.

Kıvılcımlı, Dr. H. (1996a). Tarih Tezi, İstanbul: Diyalektik Yayınları.

Kıvılcımlı, Dr. H. (1996b). Tarih, Devrim, Sosyalizm, İstanbul: Diyalektik Yayınları.

Lenin, V.I. (1989). Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Ankara: Sol Yayınları.

Marx, K. (1979). Grundrisse, İstanbul: Birikim Yayınları.

Marx, K. ve F. Engels (1987). Alman İdeolojisi, Ankara: Sol Yayınları.

Marx, K. ve F. Engels. Manifesto of the Communist Party, Revolutionary Program and Strategy (yayın yeri ve yılı bilinmiyor).

Mutman, M. (2001). “Kulelerden Geriye Kalan”, Birikim, Ekim.

Negri, A. (1995). “Kurucu Cumhuriyet”, Birikim, Kasım, Sa¬yı 79.

Negri, A. ve M. Hardt (2000). İmparatorluk, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

1. “The history of ali hitherto existing society is the history of class stnjggles.” Kari Marx ve Friedrich Engels, Manifesto of the Communist Party, Revolutionary Program and Strategy içinde. Yayın yılı ve yeri belli değil, s.473.

2. “Proletarya kelimesi, eski Roma’da orduya katılabilecek kadar mülkü olmayan, dolayısıyla topluma tek katkısı çocuk doğurup nüfusu arttırmaktan ibaret olan proletarii’den gelir.” Kari Marx, Grundrisse, İstanbul: Birikim Yayınlan, 1979, s.63, 33 no’lu dipnot.

3. İşçinin emek gücü, “özgür” emektir. Şöyle ki, “…sadece mülksüzlükleri nedeniyle çalışmaya ve emeklerini satmaya mecbur edilmiş” (bkz. Kari Marx, age., s.570) bu ücretli işçiler, emeklerini satmakta veya satmamakta alabildiğince özgürdürler.

4. Antonio Negri ve Michael Hardt, İmparatorluk, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2000, s.408.

5. Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Anti Oedipus Capitalism and Schizophrenia, London: The Athlone Press, 1983, s.225. (çeviri bana aittir)

6. Çevirme hareketi İngiltere’de lordlann artan yün fıyatlan karşısında topraklannı çiftlikten koyun otlağına döndürme hareketidir. Topraktan daha fazla pa¬ra kazanmak uğruna yapılan çevirme, toprakta çalışan çiftçilerin işlerini kaybetmelerine yol açarak, onlan topraktan özgürleştirmiş, yersizyurtsuzlaştırmış-tır. (bkz. Leo Huberman, Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, Ankara: Dost Yayınlan, 1982, s. 111).

7. Feodal üretim biçiminde serfler toprakla birlikte alınıp satılırlardı. Yani serf, topraktan ayn düşünülmezdi. Bu da onu toprağın yani üretim aracının ve biçiminin bir uzantısı haline getiriyordu. Sanınm M. Hardt’m da kastettiği bu olmalı. ” They vvere no longer considered part of the means of production as vvere serfs or slaves…”

8. Michael Hardt, Notes on Reading Anti-Oedipus, http://www.duke.edu/~hardt/ao3.htm.

9. Kari Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Ankara: Sol Yayınlan, 1987, s.87.

10. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.409.

11. Michael Hardt, agm.

12. David Harvey, Postmodernliğin Durumu, İstanbul: Metis Yayınları, 1999, s.373.

13. Antonio Negri, “Kurucu Cumhuriyet”, Birikim, Sayı 79, Kasım 1995.

14. Michel Foucault disiplin toplumunun 18. yüzyıldan itibaren oluşmaya başladığından bahseder, (bkz. “İktidarın Halkaları”, Özne ve İktidar-Seçme Yazılar.2, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1994, s.151-153) Buna göre, yukarıda bahsettiğimiz kapitalizmin yersizyurtsuzlaştıran ilk safhası da, biyo-iktidann ve biyo-siyasetin ortaya çıktığı, yani yaşamın kendisinin bir iktidar nesnesi haline geldiği disiplin toplumuyla aynı sürece denk düşer. Fakat yine de fordist rejim disiplin toplumunun en üst aşaması olarak görülebilir. Negri ve Hardt, disiplinci toplumla tüm toplumun devletin ve sermayenin komuta sistemine sokulması ve toplumun yavaş yavaş sadece kapitalist üretimin kriterlerine göre yönetilmeye başlamasını kastetmektedirler (bkz. İmparatorluk, s.257).

15. Antonio Negri, agm.

16. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.289.

17. age., s.298.

18. Gilles Deleuze, “Postscript on Control Societies”, October, Sayı 59, 1992.

19. “Kontrol toplumu ve biyoiktidar kavramlarının ikisi de İmparatorluk kavramının merkezi özelliklerini betimler.” (bkz. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.47-50).

20. Eisenhard ve Sull, Yahoo’nun başarısının stratejik açıdan ne ifade ettiğini analiz etmeye çalışırken bir örnek olaydan bahsederler. Yahoo çalışanlarından biri bir gece yansı evinde Avrupa soccer şampiyonası ile ilgili yeni bir spor sayfası hazırlamaya karar verir ve bunu gerçekleştirir. Bu sayfa 48 saat içinde Yahoo’nun en sık ziyaret edilen sayfası haline gelir ve Yahoo’ya milyonlarca dolar kazandınr. Bu olay tam da işyeri ve mesai saatlerinin esnek ve enformatik üretim içinde genişlemesine, yayılmasına iyi bir örnektir, (bkz. K.M.Eisenhard ve D.N.Sull, “Strategy as Simple Rules”, Harvard Business Re-view, Sayı 79 (1), Ocak 2001, s. 110).

21. Gilles Deleuze, agm.

22. V. Illich Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Ankara: Sol Yayınlan, 1989.

23. Antonio Negri, agm.

24. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.396.

25. age., s.68.

26. Gilles Deleuze, Spinoza Üzerine On Bir Ders, Ankara: Öteki Yayınevi, 2000, s.98.

27. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.407-408.

28. Malcoim Bull, “You can’t Build a New Society With a Stanley Knife”, Music in Cuba, Vol.23, No.19, 4 Ekim 2001, http://www.antonionegri.com.

29. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.228.

30. age., s.223.

31. Gilles Deleuze, “A New Cartographer”, Foucault, London: University of Minnesota Press, 1986, s.23-29.

32. Bkz. Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Ankara: Sol Yayınlan, 1992, s.27-33.

33. Burada “geri kalmışlığın” aslında “kime göre geri kalmışlık” sorusunu beraberinde getirdiğinin ve sorunlu olduğunun farkındayız. Fakat konumuzla ilgisi olmadığından, bu yapısalcı tartışmaya girmeyeceğiz.

34. Kıvılcımlı, Marx ve Engels’in bu çalışmasına ilaveten, Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinden de yararlanmıştır. Engels’ten aktararak Morgan’ın tarih öncesi uygarlık aşamalarını yabarullık-barbarlık ve uygarlık şeklinde sınıflandırmasını aynen benimsemiştir.

35. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Tezi, İstanbul: Diyalektik Yayınlan, 1996a, s.34.

36. Yukarı barbarlar yeni coğrafya ve teknik üretici güçlerine gebe bir ülkede yaşayan ve kentten çıkma barbarlardır (age., s. 35). Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde ise yukarı barbar toplum, demir sabanın kullanıldığı ve tanm yapılan toplum olarak tanımlanır. Bu aşama, üretimde zengin bir gelişmeye tekabül etmektedir (F, Engels, age., s.32). Kıvılcımlı’ya göre yukan barbarlar yıktıkları medeniyetinkinden çok daha ileri üretim ilişkilerine sahip oldukları için, o medeniyetin kurum ve kuralları yerine kendi kentlerinin kurum ve kurallarını dayatırlar ve bambaşka bir orijinal medeniyet yaratmış olurlar (s. 36).

37. Orta barbarlık konağındaki göçebe barbarlar, yeni üretici güçler sağlayamazlar. İçinden geldikleri toplum henüz tanm ekonomisine ulaşamamıştır. Kendi göçebe kurum ve kuralları da içine girdikleri çökkün medeniyetinkinden daha üstün değildir. Bu yüzden yıktıkları medeniyetin üstyapı kurum ve kurallarını olduğu gibi benimsemek zorunda kalırlar ve orijinal bir medeniyet kuramayarak o medeniyeti rönesansa uğratırlar (Dr. H. Kıvılcımlı, age., s.36-37).

38. age., s.36-37.

39. Kıvılcımlı Tarih, Devrim, Sosyalizm’de ilk Iraklı Sümer medeniyetinde “Tufan”, İslam medeniyetinde “Kıyamet” kopması, Greklerde “Kaos” ola¬rak bilinen tasvirlerin hep barbar akınlarının masallaştırılması olduğunu söyler. Kıyamet veya tufan belirli bir medeniyetin sonudur aslında. “Tarih zembe¬reğini yayından boşandıran ‘vurucu güç’…” barbarların medeniyeti sonlandırmasıdır. (Bkz. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age., İstanbul: Diyalektik Yayınlan, 1996b, s. 226-227). Kıvılcımlı aynı kitabında (s.181) Sümer Medeniyeti’nin yıkılışının Gılgamış Destanı’nda nasıl anlatıldığının altını çizen ” ‘Bütün bentlerin kazıkları çekildi. Büyük havuzun suları boşandırıldı tasviri, o yaman saldırıların tabii sonuçlarından başka şey olamaz. Tufanın anlatıldığı tarihte Sümer kentlerine ardarda yapılan Elam ve Semit saldırıları tarih ve arkeolojik kaynaklarda artık ispat edilmiştir.”

40. Gilles Deleuze ve Felix Guattari, AThousand Plateaus-Capitalism and Schizophrenia, London: University of Minnesota Press, 1987, s.366 ve 555.

41. İbni Haldun, Mukaddime 1, Ankara: Onur Yayınları, 1977, s.309.

42. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age., 1996a, s.21.

43. İbni Haldun , age, s 297.

44. age., s.298-303.

45. age., s.302.

46. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age., 1996b, s.225.

47. Gilles Deleuze ve Felix Guattari, age., 1987, s.352.

48. Serdar Kaya, “Batılı Aydın TDS’yi Arıyor”, Toplumbilim, Sayı 5, Kasım 1996, s.47.

49. Friedrich Engels, age., s. 153.

50. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.82.

51. Didier Gazagnadou, “Deleuze ve Göçebeler”, Toplumbilim, Sayı 5, Kasım 1996, s.51.

52. age., s.82.

53. age., s.226.

54. Etienne Balibar, “Bir Zulüm Topografyasının Anahatları: Küresel Şiddet Çağında Yurttaşlık ve Sivillik”, Toplum ve Bilim, Sayı 87, Kış 2000/2001, s.29-30.

55. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.368.

56. Mahmut Mutman, “Kulelerden Geriye Kalan”, Birikim, Ekim 2001, s.25.

57. Etienne Balibar, agm., s.43.

58. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.42

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s