“Tarihsel uzlaşma” üzerine -Akın Sarı

10985381_936470453050214_5933535849006533005_n

Siyasal mücadelemizi, “Ankara vesayeti,” “Beyaz Türkler,” “Ulusalcılar”, “Demokratikleşme” gibi yeni resmi ideolojinin hegemonik kavramları altında yürütmek bizi ne kadar özgürleştirir?

İtalya’da 1973 yılı toplumsal mücadelelerin geleceği açısından bir anlamda sonun başlangıcıydı. İtalyan Komünist Partisi (PCI), “İtalyan koşullarına” özgü bir sosyalizm stratejisi ortaya koyduğunu iddia ediyordu. Togliatti’nin “İtalyan usulü sosyalizm yolu” tezine dayanan söz konusu strateji kısaca şöyleydi: Hıristiyan Demokrat Parti, işçi sınıfı hareketinin laik geleneğiyle arası açık, kendine özgü karakteriyle, ulusal sosyo-politik alanda derinlemesine kök salmıştı ve kolayca bir kenara atılamayacak kültürel ve ahlaki bir boyutu olan, kendine özgü bir dünyası vardı. Komünistler, bu nedenle, Hıristiyan demokrat tabanı dışlayarak iktidar olamazdı; zaten Hıristiyan Demokrat Parti’nin temsil ettiği taban özünde halkçıydı. Ortak amaç özgürlük ve demokrasi temelinde din ve düşünce özgürlüğünü savunan laik ve Katolik unsurların bir araya gelmesiydi (Longo ve Amendola 1984: 94, 186). Zira komünistler Katolik dünyasının orta yerindeydi ve tarih kendilerine özel bir görev yüklemişti. Gramsci’ye atıfla temellendirilen bu tezler yeni bir “tarihsel blok”un kurulmasından hareketle “tarihsel uzlaşma” kampanyasının da yönünü belirliyordu: “Egemen sınıflarda yerleşmiş otoriter eğilimlere karşı İtalya’nın demokratik ve sosyalist yenileşmesi yolunda ileri bir adım olarak toplumsal mücadele saflarının genişletilmesi, kurumların demokratikleşmesi, özgürlükçü demokrasi, hukuk devleti, etkin yönetim (Natta ve Ingrao, 1984: 107, 120)

Anlaşılan o ki, “özgül bir strateji gerektiren özgül bir tarihi konum” ve “tarihsel uzlaşma” politikaları sadece İtalya ile sınırlı kalmamış. En hafif tabiriyle “hantal”, yer yer otoriter ve hatta faşizan, ceberut devlet geleneğimizden kurtulmak için, bugün bir kısım “sol”, liberal ve muhafazakar, ağız birliği etmişçesine geçmişe kinlerini kusuyor. Oysa, Türkiye’de “güçlü devlet versus zayıf sivil toplum” kuramının savunucularından Murat Belge, İtalyan özgünlüğünün Türkiye ile benzerliklerini daha 1980’li yıllarda keşfetmişti. Belge’ye göre ortaklıklar şöyledir: (a) güçlü bir burjuva sınıfın yokluğu; (b) ulus-devletin yukarıdan aşağıya kuruluşu (ya da günümüz cemaat ideolojisinin ve sol liberalizmin moda deyimiyle “Beyaz Türkler”in elitizmi); (c) geniş bir halk tabanına dayanarak iktidar olan Hıristiyan Demokratlar ile Demokrat Parti’nin benzerlikleri.

Burada konumuz elbette Murat Belge’nin sınıfsal bakış açısının ne kadar sorunlu olduğunu göstermek değil. Belge, askeri darbelerle indirilen bir geleneğin (DP-AP) ne denli “egemen sınıfın partisi” olabileceği sorusunu ortaya attıktan sonra, hızını alamaz ve Türkiye’deki DP-AP geleneğinin kendilerini Müslüman kimlikle tanımlayan kitleyi özümseyemediğinden dem vurur (Belge, 1984: 77). Neyse ki artık AKP projesi Belge’nin yüreğine su serpti ve Belge de o eski “solcu” zorlamalarından tamamen vazgeçti. Belge daha o yıllarda kanısını kesinleştirmişti zaten: Bu geleneği anlamayan kimi Marksistler farklı tonlarda Pol-Pot zihniyetini içinde barındırmaktadır (Belge, 1984: 71).

Referandum süreciyle başlayan Anayasa tartışmalarının, yukarıda bahsettiğimiz iklimden de beslenerek, demokratikleşme-darbe, bireysel özgürlükler-hukuk devleti, parlamenter demokrasi-katılımcılık çerçevesinde tartışılması, mülkiyet ilişkilerini perdelemekteydi. Sermaye çevrelerinin büyük bir titizlikte izleyip yönlendirdikleri bu süreç halen devam ediyor ve bu noktada “tarihsel uzlaşma”nın ne temelde olacağı üzerine meclis aritmetiğindeki taraflar sahneye çağrılıyor.

Seçim sonrası Türkiye’de bu bakımdan siyaset vitrininin çok daha fazla gri ton taşıdığını söyleyebiliriz. Siyah ve beyazın değişik oranlarda karıştırılmasından elde edilen gri renginin uzlaştırıcı ve denge unsuru olması gibi, medyada çokça dile getirilen “demokrasinin bir uzlaşmalar rejimi” olduğu söylemi, “Kurucu Meclis”e atıflarla taçlandırılıyor. TÜSİAD son açıklamasıyla siyasetin aktörlerinin adeta hepsinin gri tonları kullanmalarını salık veriyor: “Parti temsilcileri bir araya gelmeli”; “Güncel soruna çözüm parlamentonun ilk gündem maddesi olmalı.” “Türkiye’nin üç temel sorunu, kimlik, din ve vicdan özgürlüğü…”

CHP ve MHP’deki siyasal dizaynlardan sonra yolu açılmış görünen “ileri demokrasi”nin tüzel tökezlemeleri ise hemen her fırsatta (tıpkı Doğu bloğu ülkelerdeki “anti komünist” damarın, her fırsatta insanların kapitalizm altında yaşadıkları sefaleti “devlet içerisindeki komünist”lere havale etmesi ve bu yüzden de “tam demokrasiye” bir türlü geçilemediğini deklare etmesi gibi) devlet içerisindeki “derin odakların oyunlarına” bağlanıyor (bakınız: Ali Bulaç 25 Haziran 2011, Zaman)

Kuşkusuz bugün medya siyasal süreçlerin belirlenip yönlendirilmesinde ve gerçeklerin örtülmesinde kurucu bir unsurdur. Ancak bunları söyleyerek kendimizi rahatlatamayız. Bilakis Slavoj Zizek’in “ideolojik arka plana sahip değilseniz, gerçekler pek bir işe yaramaz” sözü yaşadığımız süreç açısından çok daha can alıcıdır. Elbette bu sözleri Hegelci bir türetme olarak eleştirip, ülkede yaşanan gelişmelerin Marksistlerin “gerçek” gündemi olmadığını söylemek, sinizmin bir siyasi tavır haline geldiği “sol” tepkiler açısından rahatlatıcı olabilir. Ancak iktidar karşısında zayıflığın kabulü ve psikolojik savunması olan bu sinik tavır, siyasal mücadelenin “gereklerini” yerine getirmediği oranda tasasız ve kaygısızdır.

Ancak Solun kavram dağarcığını ve siyaset anlayışını TÜSİAD güdümlü bir kurucu meclisin gri tonlarından ve onun kavramlarından sıyırmak gibi bir derdimiz olacaksa, her şeyden önce kavramları yerli yerine oturtulması gerekir. Son söyleyeceğimizi en başta söyleyerek başlayabiliriz. “Kurucu Meclis” söylemiyle parlatılan seçim sonrası tartışmaların temel belirleyeni liberal anayasalcılığın hegemonyasının kurulmasıdır. Ancak bu aynı zamanda polis devletinin derinleştirilmesidir de. Ancak bir uyarıyla: Polis devleti yerini, kanun hakimiyetinin vatandaşları aşırı devlet müdahalesinden ve polis gücünden koruyacağı haklar sistemine dayalı Güvenlik Devleti‘ne bırakıyor. Erdoğan’ın referandum sürecinde “üstünlerin hukukundan, hukukun üstünlüğüne geçeceğiz” ve seçim sonrası “Milli irade üzerindeki vesayet, hukuk dışılık yine tartışmasız şekilde kaybetmiştir” retoriğine başvurmasını tesadüf sayamayız.

Bu noktada birkaç sorunlu alana işaret etmekte fayda var. Birincisi, liberal anayasalcılık tartışmaları çerçevesinde hukuk değerlendirmeleri. İkincisi, bununla bağlantılı rejim ve devlet tanımlarıdır.

Ebu Garip’ten, Guantanoma’ya, KCK tutuklularından, Ergenekon ve son olarak Hopa, Ankara, İstanbul’daki tutuklamalara kadar uzanan, küresel boyutta, bir “tutukluluk hali”, fiili bir “olağanüstü hal” uygulaması bilinen bir gerçektir. Hukukun çiğnenmesi, uygulanmaması, askıya alınması tartışmaları beraberinde hukuk ve politika arasında bir ayrım olduğu varsayımından yola çıkıyor. AKP iktidarının hükümran bir diktatörlüğün kurucusu mu; yoksa bunun geçici/temsili bir diktatörlük mü olduğu tartışmaları, sermayenin ve devletin dönüşümünden bağımsız değerlendirilemez. Ancak Reinhart Koselleck’in de belirttiği gibi, eski hukukun kurtarılması için hukukun sınırlı bir süreliğine yürürlükten kaldırılmasını amaçlayan g
eçici diktatörlük kavramı ile sınırsız bir süre için yeni, “devrimci” bir hukuk oluşturmak için kendi kendisini yetkilendiren hükümran diktatörlük kavramı kökten ayrılır (Koselleck, 2009: 396).

Açıkça kavramsallaştırılmasa da geçici diktatörlük savına yaslananlar, AKP’nin 80 yıllık cumhuriyet rejiminin devamı olduğunu ve dolayısıyla değişen bir şeyin olmadığını ileri sürüyor. Öte yandan hükümran diktatörlük tanımlamaları, faşizm tespitlerinden Erdoğan ve şer odaklarının diktasına kadar uzanan bir çeşitlilik arz ederken, rejimin karakter değiştirdiğinde hem fikirdir.

Bu bağlamda “olağanüstü hal” uygulamaları çerçevesinde ya hukukta kara delikler açıldığı ve hukukun askıya alındığı, ya da hükümran diktatörlük bağlamında hukuksuzluğun kalıcılaştırıldığını tartışmak mümkün görünüyor. Ancak her iki sav da aslında “olağanüstü hal”i salt bir askeri rejimle veya yasa tanımazlıkla özdeş sayarak aslında liberal bir paradigmayı derinleştirmektedir. Evgeny Pašukanis’in son derece yerinde bir tespitiyle “hukuk ve keyfilik, görünüşte çelişkili olan bu iki kavram, gerçekte birbirlerine sıkı biçimde bağlıdır” (Pašukanis, 2002: 137). Dolayısıyla hukukun, hem bir ideolojik hem de bir baskı aygıtı olduğu gerçeğini akılda tutarak; güçler ayrılığıyla güvenceye alınmış hukukun üstünlüğü kaidesini sorunsallaştırmak, gündemleştirmek elzemdir.

Burjuva hukuk ideolojisinin işlevi, devletin sınıfların üstünde olduğu ve yalnızca bireylerle işi olduğuna kitleleri ikna etmektir. Bu bağlamda hukuk, “özgür” ve “eşit” bireylere yönelen kuralları düzenleyip, bu kuralların saygıyla karşılanmalarını sağlayarak sınıf ilişkilerinin sürdürülmesini mümkün kılar. Dahası burjuva hukuk ideolojisi, demokrasiyle diktatörlük arasındaki karşıtlığın mutlak bir karşıtlık olduğunu açıklar (Balibar, 1990: 48). “Olağanüstü hal” uygulamaları işte tam da halk iradesi ve temsili demokrasiyle taçlandırılan bu kapatmaya içkin bir şekilde işler. Liberal paradigmanın ısrarla “hukuk dışı” tanımlamalarla sınırladığı ve bir an önce “adaletin tecelli edilmesini” şart koşan bu savlar, sınıfsal zoru yok sayar. Yine bu bağlamda “tutukluluk hali”nin uzaması ve beraberinde mahkemeye çıkarılma hakkının çiğnenmesine getirilen sınırlı bir itiraz, kadife eldivenin içindeki demir yumruğu es geçmek olacaktır.

Oysa Roosevelt’in “New Deal” programı, Derviş yasaları ve son “torba yasalar” tam da “anayasal normların içerisinde hareket edilmesi” nedeniyle zoru ve olağanüstü hali içinde barındırır. Bugün “etkin devlet” söyleminden hareketle, yatırımlar için güven ortamının şart olduğunu telkin eden sermaye çevreleri, yürütmenin güçlendirilmesini olmazsa olmaz bir anayasal özgürlük olarak şart koşmaktadır. Balibar’ın da dediği gibi egemen sınıf açısından yasa, dokunulmaz bir mutlak değildir. Asıl olan onu, sermaye birikimi ve kapitalist sınıf mücadelesinin gereklerine uygun duruma sokmaktır (Balibar, 1990: 54).

Başka bir deyişle, AKP’nin temsil ettiği iktidar bloğunun daha önceki siyasal aktörlerden temel farkı, hükümran diktatörlük temelinde, hukukun ve anayasanın liberal itkilerle sermayeye mutlak tabiiyetidir. Resmi ideolojinin değiştirilerek egemen ideoloji haline geldiği böylesi bir rejimde demokrasi, Bonefeld’in de dikkat çektiği gibi, ancak “dostlar” demokrasisi olması kaydıyla mümkündür (Bonefeld, 2010: 171) ve faşizmden daha ziyade anayasal diktatörlüğü çağrıştırmaktadır.

AKP öncülüğünde gelişen sürece, TÜSİAD açıklamalarını harfiyen tekrarlayan CHP’nin temelde hiçbir itirazı yoktur. MHP ise kendisine bu güçler dengesinde “iktidar bloğu”ndan pay verildiği oranda sessiz kalacaktır. AKP’nin kurucu meclis olarak addettiği bu dönüşümdeki “tarihsel uzlaşma” çağrılarına Blok Güçlerinin katılıp katılmayacağını, Bloğun egemenlik biçimlerinde yaşanan değişimlere dair değerlendirmesi ve politik-toplumsal mirasını hangi değerler üzerine kurmak istediği belirleyecektir. Elbette Kürt siyasal iradesinin tanınması, Kürtlerin kurucu unsur olarak onanması ve anadilin anayasal güvenceye alınması yeniden kuruluş sürecinin asıl sürükleyicisi olacaktır. Ancak siyasal mücadelemizi, “Ankara vesayeti,” “Beyaz Türkler,” “Ulusalcılar”, “Demokratikleşme” gibi yeni resmi ideolojinin hegemonik kavramları altında yürütmek bizi ne kadar özgürleştirir? İradenin iyimserliğini ve aklın kötümserliğini esas alacak bir mücadele bu soruları da beraberinde getirmektedir.

Kaynakça:

Amendola, Giorgi (1984), Sosyalizmin İtalya’daki Güncelliği, Tarihsel Uzlaşma, Der.: Y. Öner, İletişim Yayınları.
Balibar, Etienne (1990), Proletarya Diktatörlüğü Üzerine, Çev.: M. A. Akay, Pencere Yayınları.
Belge, Murat (1984), “Tarihi Uzlaşma Üstüne”, Tarihsel Uzlaşma, Der.: Y. Öner, İletişim Yayınları.
Bonefeld, Werner (2010), “Demokrasi ve Diktatörlük: Devletin Amaç ve Araçları”, Praksis, sayı: 24, s. 167-182.
Ingrao, Pietro (1984), “İtalyan Bunalımında DC ve Interklassist Blok”, Tarihsel Uzlaşma, Der.: Y. Öner, İletişim Yayınları.
Koselleck, Reinhart (2009), Kavramlar Tarihi, (Çev.: Atilla Dirim) İstanbul: İletişim
Longo, Luigi (1984), “Katolikler ve DC ile İlişkiler Üzerine”, Tarihsel Uzlaşma, Der.: Y. Öner, İletişim Yayınları.
Natta, Alessandro (1984), “Yeni Birleşme Sürecini İlerletmek için Kalıpçı ve Sekter tutumlara Reddiye” Tarihsel Uzlaşma, Der.: Y. Öner, İletişim Yayınları.
Pašukanis, Evgeny (2002), Genel Hukuk Teorisi ve Marksizm, Çev.: Onur Karahanoğulları, Birikim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s