İlksel Birikimin Sürekliliği – Werner Bonefeld

Son on yıl boyunca kadın, çocuk, fuhuş ve köle ticaretinin trafiğinde bir artış söz konusu oldu. İnsan organlarının ve bebeklerin dâhil olduğu yeni pazarlar ortaya çıktı. Emek gücü sahipleri sadece yeni sömürü biçimleri ile yüz yüze kalmış durumda değil (Caffentzis, 1999), aynı zamanda, ihracat için üretilen bebeklerin durumunda olduğu gibi, işlenen ve satılan kaynaklara da indirgenmiş durumda (Federici, 1997). Kimileri, ilkel birikim koşullarının yeniden ortaya çıkışına şahit olduğumuzu söylüyor (diğerlerinin yanı sıra, Dalla Costa, 1995a, 1995b). Bu çalışmalar, “bugün tam olarak nerede doğduğu belli olmayan ama ABD’de ortaya çıkan çok büyük miktarda sermayenin, dün İngiltere’de sermayeye dönüştürülmüş çocukların kanıydı’ diyen Marx’ın bakışının (Marx, 1983, s. 707) açıkça günümüz koşulları için halen etkili bir yargı olduğunu gösteriyor.

Bu makale, ilksel birikimin sadece kapitalizmin ortaya çıkışına kaynaklık eden bir geçiş dönemi olmadığını, aslında kapitalist toplumsal ilişkilerin temeli olduğunu ve böylece emeğin sömürüsünün devam ettiği toplumsal kuruluşu tanımladığını öne sürüyor. Başka bir deyişle, günümüz ilksel birikim gelişmeleri “tesadüfi” gelişmeler değildir. O yüzden, ilksel birikim sürekli yeniden üretilen birikimdir. İlksel birikim, sermayenin var oluşunun koşulu ve önkoşuludur. Kısacası, ilksel birikim, ister yeni nüfusların üretim ve geçim araçlarından yeniden koparılmasıyla isterse kurulu sermaye ilişkileri içinde ücret ilişkisinin yeniden üretilmesi açısından olsun, devamlı olarak yeniden üretilen birikimdir. Yeni nüfusların üretim ve geçim araçlarından koparılması, sermayenin boyunduruğuna yeni işçiler kazandırılmasını; sermaye ilişkileri içinde kurulmuş ücret ilişkisinin yeniden üretilmesi ise, emeğin sömürülecek insan kaynağı –üretimin insan faktörü- olarak kontrol altına alınmasını hedefler. Kapitalist toplumsal ilişkiler, nüfus yığınlarının üretim araçlarından ayrılmasına dayanır. Bu ayrılma, ilksel birikimin sonucudur ve emeğin kapitalist sömürüsünün dayandığı önkoşuldur. Dolayısıyla ilksel birikim, kapitalizmin zorunlu bir öğesidir ya da daha iyi bir ifadeyle: ilksel birikim, sermayenin önkoşulu ve yeniden üretiminin sonucudur. Kısacası, ilksel birikim, kapitalist toplumsal ilişkilerin toplumsal kuruluşudur.

İlksel Birikim ve Sermaye

Marksist gelenek içinde, ilksel birikim genellikle kapitalizm öncesine ait bir süreç olarak görülmüştür. Kapitalizm, ilksel birikimin sonucu gelişip oluştuktan sonra, ilksel birikimin tarihi –mülklerin ortadan kaldırılması [clearing of the estates] sırasında insanların yerini koyunların aldığı kan gölü ve yangınların tarihi- sadece tarih olarak görüldü. Böylece, ilksel birikim, kapitalizm öncesi toplumsal ilişkilerden kapitalist toplumsal ilişkilere tarihsel geçiş dönemi olarak algılandı. İlksel birikimin zamana özgü sistematik karakteri, emeğin üretim araçlarından ve doğal koşullarından koparıldığı “mülklerin ortadan kaldırılmasına” tekabül eder. Emperyalizm üzerine Marksist külliyat, özellikle de Luxemburg (1963), emperyalist merkezlerdeki “hakiki kapitalizm”in genişleyen yeniden üretiminin, yeni kitlelerin kapitalist değişim ilişkilerinin boyunduruğu altına alınmasına bağlı olduğunu zımnen kabul etmiştir. Luxemburg, her ne kadar ilksel birikimin, kapitalizmin ilk ortaya çıkışı sırasında ayrı bir dönem olduğu yönündeki geleneksel görüşü reddetmese de, kurulu kapitalist ilişkilerle ilksel birikimin çakıştığını kabul etmiştir. Daha da önemlisi, ilksel birikim “ilk birikim” olarak değil, işçiden kâr biçiminde koparılan değerin gerçekleşmesiyle ilgili olarak kapitalizmin çelişkili mantığının bir sonucu olarak görülmüştür: Sermaye birikimi, elde edilen artı değerin değişimde gerçekleşmesi için yeni açılan piyasalara gereksinim duyar. Öyleyse bu bakış açısına göre, ilksel birikim, kapitalist birikimin çelişkili mantığı ve krizinden türer. Bu sayede Luxemburg, ilksel birikimin kapitalizme bir geçiş dönemine işaret ettiğini kabul edebilmiş ve en azından sonuç olarak ilksel birikimin, kapitalist birikimin kriz üreten karakterinin bir özelliği olduğunu iddia edebilmiştir. Amin, 1970’lerde yazarken tam da bu meseleye odaklanır: İlksel birikim mekanizmaları “sadece kapitalizmin tarih öncesine ait değildir; aynı zamanda günümüze aittir”. Merkezin lehine, dünya ölçeğinde birikim teorisinin alanını oluşturan, ilksel birikimin dönüşmekle birlikte süreklilik arz eden bu biçimleridir (Amin, 1974, s.3). İlksel birikimin sırf bir geçiş dönemi olarak anlaşılması, emeğin üretim araçlarından koparılmasının yalnızca kapitalist toplumsal ilişkilerin tarihsel öncülü değil, aynı zamanda ve daha önemlisi, emeğin kapitalist sömürüsünün koşulu ve önkoşulu olduğunun gözden kaçırılmasına neden olur. Marx’ın belirttiği gibi (1973, s. 515), “emeğin emekle değişimi –işçilerin mülkiyetinin görünüşteki koşulu- işçilerin mülksüzlüğü temeline dayanır”. Kapitalist toplumsal ilişkiler, emeğin üretim araçlarından koparılması üzerinde temellenir ve bu da kapitalist birikimin, emeğin kendi araçlarından koparılmasının sürekli yeniden üretimine bağlı olmasını gerektirir. Özet olarak, insanın amaçlı üretim gücünün kendi araçlarından ayrılması, meta biçimi fetişizmini kurar. Aşağıdaki bölüm, bu konuya odaklanacaktır.

İlksel Birikim ve Toplumsal Kuruluş

Marx’ın ekonomi politiği eleştirisinde gösterdiği üzere, “sermaye” bir “şey” değildir ve sermaye ile ücretli emeğin duruş noktası aynıdır. Sermaye bir şey değildir, çünkü sermaye belli bir toplumsal ilişkidir ve sermaye ile ücretli emeğin duruş noktası aynıdır, çünkü ikisi de toplumsal yeniden üretimin sapkınlaşmış biçimidir. Marx’a göre, her “biçim”, hatta en basit “biçim” bile, örneğin meta, “zaten bir ters çevirmedir ve insanlar arasındaki ilişkilerin, şeylerin nitelikleri olarak görünmesine neden olur” (Marx, 1972, s.508) veya daha kesin bir biçimde söylenecek olursa, her biçim “sapkınlaşmış bir biçim”dir. (Marx 1962, s.90). Sapkınlaşmanın en gelişmiş biçimi, kapitalist toplumun kurulu fetişi, sermayenin kendisiyle olan, şeyin kendisiyle olan ilişkisidir. Bu sapkınlaşmanın uç ifadesi, kâr getiren sermaye ile açıklanabilir: sermayenin “en dışsallaşmış ve fetiş hali” (Marx, 1966, s.391). Ve “ücret” – ücretli emeğin tanımlayıcı özelliği? “Emek – ücretler veya emeğin fiyatı”, “sarı logaritma kadar usdışı” bir ifadedir (a.g.e. s. 818) Dolayısıyla açıklanması gereken, doğrudan ve dolayımsız anlamında sermaye ile ücretli emek arasındaki ilişki değil, bu ilişkinin üzerine dayandığı ve onun yoluyla sürdüğü toplumsal kuruluştur. Başka bir deyişle, açıklanması gereken, insanın üretken toplumsal pratiğinin neden sermaye biçimini aldığıdır. Dolayısıyla, Marx’ın sorduğu soru şudur: “Neden bu içerik [insanın üretken toplumsal pratiği] bu biçimi [sermaye biçimini] varsayar?” (Marx, 1962, s. 95). Bu soru, değerin toplumsal kuruluşu meselesini ortaya koyar. Bu vurgunun önemli yanı şudur: “Açıklanması gereken ya da tarihsel bir sürecin sonucu olan şey, canlı ve faal insanların doğa ile metabolik alışverişlerinin inorganik koşullarıyla olan birliği ve bu dolayısıyla doğayı mülk edinmeleri değil, insan varlığının bu inorganik koşullarının bu faal varlıktan ayrılmasıdır – ancak ücretli emek ile sermaye arasındaki ilişkide eksiksiz olarak ortaya konulan bir ayrılma” (Marx, 1973, s. 489). Sermaye ve emek arasındaki sınıf antagonizması, insanın toplumsal pratiğinin araçlarından koparılmasına dayanır ve bundan dolayı devam eder. Emeğin kendi koşullarından koparılmasının sürekli yeniden üretimi olmadan sermaye birikimi gerçekleşemez.
Meta değişimi ve “para”, kapitalist üretim öncesinde de vardır. Fakat paranın “sermayeye dönüşümü için kapitalist üretimin önkoşullarının oluşması gerekmektedir”. (Marx, 1972, s.272) İlk tarihsel önkoşul, emeğin kendi koşullarından ayrılması ve “böylece emeğin araçlarının sermaye olarak bulunmasıdır” (a.g.e). Marx’a göre bu ayrılma, bütün dünya tarihini kapsar. “Meta ve para sermayeye dönüşür, çünkü işçi… kendi emeğini emeğin nesnel koşullarının sahibine bir meta olarak satmak zorunda bırakılır. Bu ayrılma, sermaye ve ücretli emek ilişkisinin olduğu kadar, paranın (ya da parayı temsil eden metanın) sermayeye dönüşmesi için de önkoşuldur” (a.g.e. s.89). İnsanın amaçlı pratiğinin, şeylerin kendisi arasındaki ilişki olarak kuruluşu, bu ayrılmaya dayanır ve bir kere yerleştikten sonra kapitalist toplumsal ilişkilerin kurucu önkoşulunu sağlar (Krahl, 1971, s.223). Kısacası, emeğin kendi koşullarından ayrılması, bunların sermaye olarak bulunuşunun önkoşulu ve “(kapitalist) üretimin temelidir… (ve) kapitalist üretimde verilidir” (Marx, 1972, s.272).
Bu ayrılmanın anlamı, iş koşullarının emeğin karşısına “yabancılaşmış sermaye” olarak çıkmasıdır (Marx, 1972, s. 422), çünkü “üretim koşulları (işçi için) kaybedilmiş ve yabancı bir mülkiyet biçimini almıştır” (a.g.e.). Dolayısıyla, bu ayrılma, yani insanın bir amaca bağlı pratiklerinden koparılması ve bunların bağımsız bir güce dönüştürülmesi, emeğin ürününü bir metaya dönüştürür ve metanın “sermayenin bir ürünü” olarak görünmesine neden olur. (a.g.e). Bu “üretimin toplumsal niteliklerinin maddileşmesini ve üretimin maddi temellerinin kişilikleşmesi”ni gerektirir (a.g.e.). Dolayısıyla, kapitalist ve ücretli işçi “toplumsal üretim sürecinin bireyler üzerine damgaladığı belli toplumsal nitelikler olarak, sadece sermayenin ve ücretli emeğin cisimleşmesi, kişilikleşmiş biçimidir” (a.g.e.). Bu yüzden, ilksel birikim meta biçiminde içerilerek aşılmış (aufgehoben) olarak görünür. Ancak ne kadar içerilerek aşılmış olsa da ilksel birikim, şeyler arasındaki ilişkiler olarak kapitalist toplumsal ilişkilerin kurucu koşuludur. Sermayenin önkoşulları, “başlangıçta kendi oluşumunun koşulu olarak –ve bundan ötürü sermaye olarak davranışından kaynaklanamaz– görünürken şimdi kendisini gerçekleştirmesinin sonuçları, kendisi tarafından vazedilmiş gerçeklik –ortaya çıkışının koşulları olarak değil, bulunuşunun sonuçları- olarak görünür”. (Marx, 1973, s.460). Kısacası, ilksel birikim, sadece kapitalist toplumsal ilişkileri önceleyen ve sermayenin ortaya çıktığı tarihsel bir dönem değildir. Temel olarak, sermaye ve emek arasındaki antagonizmayı sürdüren kurucu bir önkoşulu oluşturur – ilksel birikim “kapitalist yeniden üretimin temelidir” ve bu yüzden aynı zamanda ücretli emeğin temelidir.

İlksel birikim, emek gücünün belirli kapitalist varoluş tarzının, insanın amaçlı pratiğinin çalışan bir meta biçiminde belirlenmesinin merkezkaç noktasıdır. Kapitalist üretim ve değişim ilişkileri meta biçimi yoluyla varlığını sürdürürken, ilksel birikim, insanın bir amaca bağlı pratiğinin ücretli çalışan bir meta biçiminde belirlenmesinin gizli tarihidir. Meta biçimi bu belirlenim yoluyla varlığını sürdürür, onu önvarsayar ve bu biçim yoluyla soyut eşitlik ve özgürlük adına kendisini yadsır. Bu görüş, Marx’ın fetişizm eleştirisinde yoğunlaşır. “Bütün bu özel bireysel emeklerin genel toplamı, toplumun emeğinin tümünü oluşturuyor. Üreticiler ürünlerini değişinceye kadar, birbirleri ile toplumsal temasa geçmedikleri için her üreticinin emeğinin özgül toplumsal niteliği, kendisini ancak değişim içinde ortaya koyar. Başka bir deyişle, bireyin emeği, toplumun emeğinin bir parçası olarak kendisini ancak doğrudan doğruya ürünler arasında ve dolaylı olarak bunlar aracılığıyla üreticiler arasında kurulmuş olan değişim eylemi olan ilişkiler aracılığıyla açığa vurur. Bunun için, bir bireyin emeğini öteki üreticilerin emeklerine bağlayan ilişkiler, üreticilere, aslında olduğu gibi, çalışan bireyler arasında doğrudan bir toplumsal ilişki olarak değil, tersine kişiler arasında maddi ilişkiler ve şeyler arasında toplumsal ilişkiler olarak görünür.” (Marx, 1983, s.77-8 [s.83]) . Toplumsal birey, böylece, “dolaysız” değil “dolaylı” bir anlamda var olur: meta biçimi yoluyla dolayımlanır. Meta biçimi, burjuva toplumsal ilişkilerinin bütünlüğünü ve böyle bir bütünlük oluşuyla da yabancılaşmış bireyler olarak bütün bireylerin üretken pratiğinin temelini ortaya koyar. Meta biçimi sadece her bir bireyin etkinliğini içermekle kalmaz, aynı zamanda, bireyin bu bağlantısından bağımsızdır da. Dolayısıyla, emeğin kendi yaşam koşullarından koparılması sadece bireylerin birbirinden tamamen ayrılmasını değil, aynı zamanda, meta biçimi tarafından kurulan görünüşteki gayri şahsi ilişkilere bütünüyle bağımlı olmasını gerektirir. Bu nedenle, bireyin bağımsızlığı bir “yanılsama ve daha doğrusu kayıtsızlık olarak tanımlanabilinir”. (Marx, 1973, s.162). Onların bağımsızlığı “birbirleriyle çatışmakta ve bu özgürlük içinde değişime girmekte serbest olan atomlaştırılmış piyasa bireyler”in bağımsızlığıdır (Marx, 1973, s.163-4). İnsan etkinliğinin kendi koşullarından koparılması, sadece sermayenin gerçek oluşumunun süreci olmakla kalmayıp, aynı zamanda bir kere kurulduktan sonra, meta biçiminin “gerçek” sürecidir. Başka bir deyişle, ilksel birikim, meta biçiminde, onun “gizli” koşulu, kurucu önkoşulu ve tarihsel temeli olarak içerilerek aşılmıştır.
“Ayrılma mantığı” (Negri, 1984), birey olarak kapitalistin “sermayesini koruyabilmek için onu [sürekli olarak] genişletmesini ve bunu da ancak artan birikim araçlarıyla yapmak zorunda olması”nı gerektirir (Marx, 1983, s.555). Risk, iflas demektir. Böylece, rekabet yoluyla dolayımlanmış olarak, kişilikleşmiş sermaye harekete geçmeye teşvik edilir. “Bağnaz bir biçimde değerin genişletilmesine yönelen [kişilikleşmiş kapitalist], kendisi tarafından sömürülen insan yığınlarını arttırarak insanlığı zalimce üretim için üretmeye zorlar.” (a.g.e.) İnsan emeğinin sonuçlarının, kapitalist ve ücretli işçi dahil olmak üzere, toplumsal bireyin üzerinde bir güç olarak ortaya konulması ve işçileri iş uğruna çalıştırmak yönündeki “bağnaz” eğilim, emeğin kendi araçlarından ayrılmasına dayanmaktadır. “Üretim araçları, emekçiden kopartıldıkları ve emeğin karşısına bağımsız bir güç olarak çıktıkları oranda sermayeye dönüşür” (Marx, 1963, s.408) Kısacası, emeğin kendi koşullarından kopartılması ve bunların özel mülkiyete dönüştürülmesi, “birikim piramitlerinde ‘insan makinelerin’ kurban edilmesi’” yoluyla elde edilmiş soyut zenginliği koruyabilmek için kapitalist mülkiyet hakkını gerektirir (Gambino, 1996, s. 55). Özel mülkiyet kanunu, “emek gücünün sadece gerekli emeğin öznel koşullarını –emek gücünün etkin üretimi, başka bir deyişle kendini gerçekleştirmesinin koşullarından kopartılmış salt emek gücü olarak yeniden üretimi için gerekli asgari geçim araçlarını- kendisi için temellük etmesini” ve bu koşulları, kendi karşısında yabancı, emredici bir kişilikleşme olan şeyler, değerler olarak vazetmesini gerektirir (Marx, 1973, s. 452-53). Ayrılma mantığı, sermayenin gerçek sürecidir. (Marx, 1972, s. 422). Gerçekten Marx’ın gösterdiği üzere, sermaye “üretim koşullarının işçiden koparılmasıdır” (a.g.e.).

Kısacası, Marx, sermayeyi, kendi içinde, kendi nesnel mantığı olan, kendini kendisiyle değiştiren ve böyle yaparak kâr üreten bir şey olarak görmez. Daha ziyade emek ile “emekten bağımsız kılınmış” (a.g.e. s.422) emeğin koşulları arasındaki toplumsal bir ilişki olarak görür. İşçilerin emek koşullarını yitirmesi, emeğin bu koşullarının sermaye ya da sermayenin tasarrufundaki şeyler olarak bağımsızlaşması gerçeğinde ifadesini bulur (a.g.e. s.271). O halde ilksel birikim, sadece kapitalist toplumsal ilişkilerin ortaya çıktığı bir dönem değildir, daha ziyade, kapitalist toplumsal ilişkileri bir bütün olarak kuran tarihsel bir “harekettir”. Marx’ın da belirttiği gibi, bu ayrılma, sermaye kavramını (Begriff) oluşturur (bildet) (Marx, 1966, s. 246). Emeğin kendi koşullarından ayrılması ve bunların “işçi olmayanların” elinde yoğunlaşması, sermayeyi, “üretim sürecinin insan tarafından kontrol edilmesi yerine, insan üzerinde hakim olduğu” (Marx, 1983, s. 85) insani toplumsal pratiğin sapkınlaşmış bir biçimi olarak vazeder. Bu yüzden efendiyi serften ve serfi efendiden özgürleştiren sınıf mücadelesi, sermaye ve emek arasındaki ilişkinin kurucusudur. İlksel birikim, böylece, sermaye ilişkisinin içinde onun kurucu, önden vazeden eylemi olarak daima var olur. Bu “eylem” sermayenin yeniden üretiminin kalbinde yatar: Emeğin kendi araçlarından koparılmasını önden vazeden eylem, sermayenin tarihsel bir sonucu değil onun önkoşuludur, emeğin toplumsal üretken gücünün kendi koşullarından ayrılması içinde ve yoluyla sermayeyi toplumsal bir üretim ilişkisi haline getiren bir önkoşuldur. Kısacası, sınıf mücadelesi, “birey kapitalistlerin ve işçilerin varoluşunun mantıksal ve tarihsel önkoşulu” ve “sömürünün dayandığı temel”dir (Clarke, 1982, s.80).
Dolayısıyla ilksel birikimin sistematik karakteri sermayenin kurulu ilişkilerinde içerilerek aşılmış olarak varlığını sürdürür. Ayrılma sermayenin bir sonucu değil, yaratılışıdır ve artık sermayenin önkoşulu olarak vazedilmiştir. Artık kendini sermayenin tarihsel ortaya çıkışının koşulu olarak değil, daha çok insan ilişkilerini meta sahipleri arasındaki ilişkiler olarak, yani kapitalist yeniden üretimin toplumsal kategorileri olarak yeniden üreten bağnaz eğilimin kurucu önkoşulu olarak gösterir. Kısacası, ayrılma “ilksel birikim ile başlar, sermaye birikimi ve yoğunlaşmasında kalıcı bir süreç olarak görünür ve son olarak, var olan sermayelerin birkaç elde toplanmasında ve birçoklarının sermayesinden yoksun kalmasında ifadesini bulur” (Marx, 1966, s.246).

Ayrılmanın, kapitalizmin kökensel başlangıcının terörü, insanın amaçlı toplumsal pratiği üzerine kâbus gibi çöker. İnsanın üretici gücünün ücretli emek olarak metalaşması, insani toplumsal pratiğin, kendi koşullarıyla yabancı koşullar, sömürünün koşulları ve şeyler arasındaki ilişkiler olarak görünen ve dolayısıyla çelişkili biçimde varlığını sürdüren koşullar olarak karşı karşıya kalması anlamına gelir. “İnsan şeylerle, emek kendi maddileşmiş koşullarıyla yabancı, bağımsız, kendi içinde özneler, kişilikleşmeler olarak, kısacası bir başkasının mülkiyeti ve bu biçimiyle onun tarafından temellük edilen değil ama temellük eden, emeğin ‘işvereni’ ve ‘kumandanı’ olarak yüz yüze gelir. İster para isterse meta olarak değerin ve daha ileri gelişmesinde, emeğin koşullarının işçinin karşısına başka insanların mülkiyeti olarak, bağımsız mülkiyetler olarak çıkması; bunların onun karşısına işçi olmayanın mülkiyeti olarak karşısına çıkması anlamına gelir ya da nasıl olursa olsun kapitalist olarak, onların [emeğin koşullarının] karşısına bir işçi olarak değil, değer sahibi olarak, bu şeylerin irade sahibi olduğu, kendilerine ait olduğu ve bağımsız güçler olarak kişilikleştiği bir özne olarak karşısına çıkması demektir” (Marx, 1972, s. 475-6). Sermaye, emeği ücretli emek olarak ve ücretli emek, sermayeyi sermaye olarak önvarsayar. Her biri, diğerinin önkoşuludur. “Toplumsal yeniden üretim sürecinin her önkoşulu aynı zamanda kendi sonucudur ve her bir sonucu aynı zamanda onun önkoşulu olarak görünür. Bu süreçlerin gerçekleştiği bütün üretim ilişkileri bu yüzden onun koşulları olduğu kadar sonucudur da. Bunun gerçek doğası ne kadar çok incelenirse, son şeklinde bunun giderek pekiştiği, böylelikle bu koşulların süreçten bağımsız olarak belirleyici gibi göründüğü daha iyi görülebilir, ve süreç içinde rekabet edenlere kendi ilişkileri nesnel koşullar, nesnel güçler, şeylerin niteliği olarak görünmeye başlar ve her unsurun, en basitinin bile, örneğin metanın halihazırda bir ters çevirme olduğu ve insanlar arası ilişkilerin şeylerin özelliği olarak ve de insanların şeylerin toplumsal nitelikleriyle ilişkileri olarak görünmesine neden olduğu kapitalist süreçte bu daha da böyle olur” (Marx, 1972, s.507-08). Başka bir deyişle, değerin sapkın biçimi, insanın amaçlı etkinliğinin var oluş tarzına, insana şeylerin kişilikleşmiş hali biçiminde bir varoluşun onursuzluğunu layık görerek, gayri şahsi bir biçim verir. Bu sebeple, sermaye-emek ilişkisinde, “işçiler kendilerini emek kapasitesi olarak, aynı zamanda kendi karşısına dikilen sermaye olarak üretir”. Aynı zamanda, “sermaye kendisini sermaye olarak ve aynı zamanda karşısına dikilen canlı emek kapasitesi olarak yeniden üretir” (Marx, 1973, s. 458). “Her biri diğerini, yani olumsuzlamasını yeniden üreterek kendisini yeniden üretir. Sermaye emeği yabancı emek olarak üretir; emek ürünü yabancı ürün olarak üretir.” (a.g.e.)
Ayrılma mantığı bir kez önvarsayılınca, başka bir deyişle kurucu önkoşul sadece tarihsel bir geçmiş olarak kabul edilince, ayrılma mantığı sadece, insan faillerinin eylemlerini yapılandıran özne olarak, kurulu bir sermaye fetişi açısından anlaşılabilir. Ortodoks görüşler bu (kapitalist) yapı ve insan failliği arasındaki ayrılmadan beslenir. Horkheimer’in (1985, 246) belirttiği gibi, “yaradılış”ın “varoluş”tan ayrılması, dogmatik düşüncenin kör noktalarını oluşturur. Yine de bu, ortodoks yaklaşımların bir değer analizi sağlayamayacağı anlamına gelmez. Fakat bunu ancak fail bir insan olarak emek ve cisimleşmiş emek olarak değer açısından yapabilirler. Bu değer teorisi yalnızca “toplumsal emeğin gelişimi[nin] ya değer birikim sürecini ya da karmaşık dağıtım normlarını” ürettiğini gösterir (Negri, 1992, s.70). Bu bakış açısından, insan ilişkilerinin şeyler arasındaki ilişkiler şeklinde çarpıtılmış biçimde var oluşu, pratikte doğru kabul edilir ve kapitalist gelişmenin arkasındaki itici güç, sermayenin kendisi olarak görülür. Bu tür analitik öneriler yalnızca, “mit”in sırf geçmiş zamanlara ait bir koşul olmadığını, daha ziyade düşünce üzerindeki tahakkümünü sürdürdüğünü onaylar. Bu yüzden Marx gizeminden arındırmaya vurgu yapar: Ne “uluslar” ne “tarih” ne de sermaye savaşır. “Tarih hiçbir şey yapmaz”, “büyük servete sahip” olan o değildir, o “savaşmaz”! Tüm bunları yapan, insandır, sahip olan ve savaşan yaşayan gerçek insandır; sanki ayrı bir kişiymiş gibi insanı kendi amaçları uğruna kullanan “tarih” değildir. Tarih kendi amaçlarının peşinden giden insanın eylemlerinden başka bir şey değildir (Marx/Engels, 1980, s. 98). Marx’ın fetişizm eleştirisi temelde, üzerinde düşünülmemiş olan çok sayıdaki önvarsayımın eleştirisidir. Kapitalist biçimlerin gerekliliğini, toplumsal kuruluşun ışığında gösterir. Kısacası, Marcuse’ün de belirttiği gibi, “dünyanın kuruluşu bireylerin arkasında gerçekleşmesine rağmen, yine de onların kendi ürünüdür” (1988, s. 151).
Sermayenin sapkın dünyasının toplumsal kuruluşu anlaşılmadığı koşulda, faydalı bir ekonomik işlevi yerine getirdiği kabul edilmeden sermayenin bir eleştirisini de yapmak mümkün değildir. Dolayısıyla bu, sermayenin, ampirik gerçekliği sınıf mücadelesi ve diğer toplumsal güçlerle dolayımlanmış olan soyut bir piyasa yapısının mantığını somutlaştıran bir “özne” olarak görülmesine yol açar (Jessop 1991). Sermayenin bu şekilde insanı aşan bir güç olarak teorik rasyonalizasyonuna karşı, sermayenin bir eleştirisini geliştirmek ancak “ayrılma” anlayışı temelinde mümkün olabilir. Bu eleştiri, kapitalist sömürü ve birikimin kurulu bir biçim olduğu anlayışını yerle bir eder ve “bu kuruluşu yerinden ederek, emek yasasının anladığı antagonizmanın tekilliğini ve dinamiklerini gösterir” (Negri, 1992, s. 70). Sermaye ilişkisi, emeğin kendisine yabancılaşmasının tarihsel ürünüdür: Sermaye, “emeğin koşullarının büründüğü biçimdir” (Marx, 1972, s. 492) ve sermayenin varlığı sadece emeğin sömürüsüne değil, daha ziyade emeğin artan sömürüsü sayesinde oluşan sermaye birikiminin sürekliliğine bağlıdır (bkz. Marx, 1983, s. 555). Emeğin değeri koruyan ve yeni değer yaratan “doğal gücü” (a.g.e. s. 568) üretim sürecinde sermaye tarafından kumanda edilir, bu aynı zamanda canlı emeğin tüketim sürecidir. “Maddi, nesnel zenginliği ama sermaye biçiminde, [emekçiyi] tahakküm altına alan ve sömüren yabancı bir güç biçiminde devamlı olarak üreten emekçidir ve kapitalist de devamlı olarak emek gücünü, ama kendini gerçekleştirebileceği nesnelerden ayrılmış olan öznel bir zenginlik kaynağı biçiminde üretir; kısacası kapitalist emekçiyi üretir, ama ücretli emekçi olarak üretir. Emekçinin bu durmaksızın yeniden üretimi ve devamlılığı, kapitalist üretimin olmazsa olmaz koşuludur” (a.g.e. 535-36). Bu nedenle iddia şudur ki sermaye birikimi sadece ilksel birikimin sonuçlarına dayanmakla kalmaz, ilksel birikim aynı zamanda sermaye ve emek arasındaki sınıf antagonizmasının kurucu önkoşuludur. Marx’ın da belirtmiş olduğu gibi, kapitalist “birikim sadece, ilksel birikimde ayrık bir tarihsel süreç olarak, sermayenin ortaya çıkış süreci olarak görünen şeyi sürekli bir süreç olarak gösterir” (Marx, 1972, s. 272; ayrıca bkz. Marx, 1983, s. 688). Emeğin “nesne-siz özgür emek” olarak yeniden üretimi olmaksızın kapitalist birikim mümkün değildir. (Marx, 1972, s. 508). Kapitalist mülkiyet haklarının toplumsal kuruluşu, emeğin kendi araçlarından ayrılması, yani “sermayenin komutası altındaki” nesne-siz özgür emektir (a.g.e. s. 508).

Kapitalist toplumsal yeniden üretimin önkoşulu, emeğin kendi koşulundan ayrılmasıdır; bu önkoşul kapitalist toplumsal ilişkilerin gerçek hareketinin bilgisini verir ve onu oluşturur. Sermaye, “bağnazca değerin kendisini genişletmeye eğilimlidir” (a.g.e. s. 555) ve üretken gücünü arttırmak için işbölümünü yoğunlaştırmak dışında bir şey yapamaz. Kuşkusuz, “emeğin kendi içinde bölümlenmesi insanların katledilmesi demektir” (Urquhart’tan alıntı, Marx, 1983, s. 343); yine de toplumsal emek sürecinin giderek daha da parçalanması, insanın (Mensch) parçalarına ayrılması yoluyla ilk baştaki emeğin koşullarından ayrılmasını sadece daha da pekiştirir (bkz. Marx, 1977, s. 155). Ama toplumsal emek ne kadar çok parçalanmış, bölünmüş ve daha da altbölümlere ayrılmış olursa olsun, insanın elbirliği, “kapitalist üretim tarzının temel biçimi” olarak kalır (Marx, 1983, s. 317). Bu elbirliği, “insanların katledilmesini” saygın görünümlü eşit ve özgür değişim ilişkileriyle iç içe geçiren meta biçimine karşı var olmaya devam eder.

Emek, sermayenin önkoşuludur ve öyle de kalır (Marx, 1973, s. 399). Sermaye, kendisini emekten bağımsızlaştıramaz; gerekli emeğin, artı emeğin kurucu kısmının dayatılmasına, dünya işçi sınıfına bağımlıdır. Artı değeri artırabilmek için gerekli emeği en aza indirmek zorunda olduğu kadar, gerekli emeği vazetmek de zorundadır. Bu azaltma, emeğin üretici gücünü ve aynı zamanda gerçek bir özgürlük alanı olanağını geliştirir. Hayatın gerekliliklerinin üretimi için gerekli toplumsal emek zamanının giderek kısalması, zorunluluk alanını daraltır ve Marx’ın özgürlük alanı olarak tarif ettiği alanının gelişmesine olanak verir. Kapitalist toplum içinde, bu çelişki sadece zor yoluyla, üretken kapasitelerin yok edilmesi, işsizlik, kötüleşen koşullar ve yaygın yoksulluk değil aynı zamanda insan yaşamının savaş, çevre yıkımları, açlık, toprakların yakılması, suların zehirlenmesi, toplulukların tahribatı, kâr sağlamak amacıyla bebek üretimi, insan bedeninin değişilecek ya da üzerinde işlem yapılacak bir meta olarak kullanımı, klonlama yoluyla insan üretiminin sanayileştirilmesi yoluyla yok edilmesini de içeren bir zor aracılığıyla içerilebilir. İnsan varlığının aşağılanmış, sömürülmüş, değersizleştirilmiş, yüzüstü bırakılmış ve köleleştirilmiş yaşamı, kapitalist üretimin insan için bir üretim olmadığını gösterir, o sadece insanlar aracılığıyla bir üretimdir. Başka bir deyişle, değer biçimi, sadece gerçek toplumsal bireyin bir soyutlaması değildir. Bu, “pratikte doğru” olan bir soyutlamadır. (Marx, 1973, s. 105) Bütün belirli insani toplumsal pratiğin, savaş alanından klonlama laboratuarına kadar, tek bir biçime, emeğin bir tür soyut biçimine evrensel olarak indirgenmesi, ilksel birikimle başlayan ayrılmanın, artık insan varlığına el koymak yönündeki biyo-teknolojik bir kararlılık görünümü aldığına işaret etmektedir. “Hayata kayıtsız bir biçimde, aşırı çalışma saatlerini temellük etmekten başka bir şeyle tatmin olmadığı” zamandan bu yana, kapitalizm uzun bir yol kat etmiştir. Kapitalizm artık insan-işçiler üretmekle meşguldür. (Dalla Costa, 1995a, s. 21).

Sonuç

Bu makalede, ister yeni nüfusların üretim ve geçim araçlarından koparılması isterse sermayenin “yerleşik” ilişkilerinde ücret ilişkisinin yeniden üretimi biçiminde olsun, ilksel birikimin sürekli yeniden üretilen bir birikim olduğunu öne sürdük. Birinci biçiminde, amaç sermayenin komutası altına yeni işçilerin alınmasıyken (Dalla Costa, 1995a, b; Caffentzis, 1995) ikincisinde amaç, onları, kendi koşullarından “azat” edilmiş toplumsal kategoriler olarak içermektir.

“Özgür ve eşit toplum” (bkz. Agnoli, 2000) veya “birleşik üreticilerin üretim tarzı” (bkz. Godelier, 2000) işçi sınıfı adına yürütülen bir politika sayesinde başarılamaz. Marx’ın (1983, 447) belirttiği gibi, “üretken bir emekçi olmak … bir şans değil talihsizliktir”. İşçi sınıfı adına bir teori, ortak temeli, burjuva toplumunun gündelik dini olarak meta fetişizmi olan programların ve etiketlerin kabul edilmesine götürür. İşçi sınıfının kurtuluşu sadece işçi sınıfının kendisi tarafından gerçekleştirilebilir ve bu da işçi sınıfının sınıf olarak kendisinin ve bununla birlikte bütün sınıfların aşılması anlamına gelir. Marx, işçi sınıfının toplumsal bir sınıf olarak kendisini aşmasına tek bir isim vermiştir: komünizm. Kurtuluş, insanın kurtuluşu demektir. Komünizm sınıfın sonunu, sınıfsız toplumu gerektirir. O halde işçi sınıfının kurtuluşu, insanın kendi “‘uygun güçlerini’ toplumsal güçler olarak tanıması ve örgütlemesi ve dolayısıyla onları politik güçler ve maddi güçler biçiminde kendisinden ayırmaması” anlamına gelir (Marx, 1964, s. 370).

Marx, bu yeni toplum biçimini “kendinin ve toplumun bütün diğer üyelerinin varoluş koşullarını denetimi altında bulunduran devrimci proleterler toplumu”nda öngörmüştür. “[Bu topluma] bireyler birey olarak katılır. (Elbette modern üretici güçlerin ileri bir aşaması varsayımına dayalı olarak) bireylerin özgür gelişiminin ve hareketinin –daha önce şansa bırakılan ve tam da bireyler olarak ayrılmış olmaları dolayısıyla bu bireylerin üzerinde ve karşısında bağımsız bir var oluşa sahip olan- koşullarını kendi kontrollerine veren tam da bireylerin bu birleşmesidir” (Marx ve Engels, 1962, s. 74). Adorno’nun sözlerini kendi dilimize çevirerek söylersek, (1975, s. 44) tam istihdamın, emeğin artık şeylerin ölçüsü olmadığı bir toplumda anlamı vardır. Başka bir deyişle, öyleyse ve bu makalede tartıştığımız üzere, emek değer teorisi, insani toplumsal pratiğin kendi koşullarından ayrılmasını varsayar. Bu varsayım, emeğin kapitalist sömürüsünü kurar ve insanın kurtuluş mücadelesi bu varsayım üzerinedir. İnsanın elbirliği, sermayenin antagonist ilişkilerinden kurtarılmalıdır ya da daha iyi bir ifadeyle, kendi ürettiği soyutlamaların egemenliği altında kalmak yerine, kendi toplumsal koşullarının ve varoluşunun denetimine sahip bir elbirliği olarak ortaya koyabilmek için kendisini kapitalist biçiminden kurtarmalıdır. Kısacası, insanların birbirleriyle, toplumsal varoluşları kendisini, arkalarında meta biçimi yoluyla belli eden ayrı bireyler olarak değil, kendi toplumsal koşullarının denetimini elinde bulunduran onurlu insanlar ve toplumsal bireyler olarak ilişkiye girebilmesi için, sermayenin emek üzerindeki ekonomik hükümdarlığı ortadan kaldırılmalı ve böylece insanın toplumsal yeniden üretimi kendi tarafından kontrol edilebilmelidir.(Marx., 1983, s. 85).

Kapitalizm içinde elbirliği çelişkili bir üretici güçtür. “Burada elbirliği yoluyla söz konusu olan, sadece bireylerin üretici gücünde meydana gelen bir artış değil, aynı zamanda yeni bir gücün, yani kitlelerin kolektif gücünün yaratımıdır” (Marx, 1983, s. 309). Elbette ekonomi politiğin eleştirisinin kendini pratikte gösterebilmesi onun kitleler tarafından benimsenmesi, başka bir deyişle, kitlelerin kendilerini ezen dünyayı üretenin kendi emekleri, kendi toplumsal pratikleri olduğu fikrini benimsemeleriyle mümkündür (bkz. Marx, 1975, s. 182). Bu dünya, ayrılmanın dünyasıdır, “nesne-siz” emeğin dünyasıdır. O halde üstesinden gelinmesi gereken, insani toplumsal pratiğin kendi koşullarına yabancılaşmasıdır. Ücretli emek ve sermaye arasındaki ilişkiyi kuran, bu yabancılaşmadır. Özetle, insanın otonomisi, yani kendi kaderini tayin için mücadele, üretim araçlarının kurtuluş araçlarına dönüştürülmesini gerektirir.

W.Bonefeld, The Permanence of Primitive Accumulation: Commodity Fetishism and Social Constitution, The Commoner, sayı 2, Eylül 2001.

Spotlar

Kapitalist toplumsal ilişkiler, nüfus yığınlarının üretim araçlarından ayrılmasına dayanır. Bu ayrılma, ilksel birikimin sonucudur ve emeğin kapitalist sömürüsünün dayandığı önkoşuldur

İlksel birikim, insanın bir amaca bağlı pratiğinin ücretli çalışan bir meta biçiminde belirlenmesinin gizli tarihidir

İlksel birikimin sistematik karakteri sermayenin kurulu ilişkilerinde içerilerek aşılmış olarak varlığını sürdürür. Ayrılma sermayenin bir sonucu d eğil, yaratılışıdır ve artık sermayenin önkoşulu olarak vazedilmiştir

Marx’ın fetişizm eleştirisi temelde, üzerinde düşünülmemiş olan çok sayıdaki önvarsayımın eleştirisidir. Kapitalist biçimlerin gerekliliğini, toplumsal kuruluşun ışığında gösterir

İnsanın otonomisi, yani kendi kaderini tayin için mücadele, üretim araçlarının kurtuluş araçlarına dönüştürülmesini gerektirir

Not: Bu yazı Otonom Yayınları tarafından yayıma hazırlanan Conatus çeviri dergisinin 8. sayısında yer alması için çevirilmiştir. Fakat dergi 7. sayıdan sonra yayımını durdurmasından ötürü matbu olarak yayımlanamamıştır.

Kaynaklar
Adorno, T. (1975), Gesellschaftstheorie und Kulturkritik, Suhrkamp, Frankfurt.
Agnoli, J. (2000), ‘The Market, the State and the End of History’, Bonefeld, W. ve K. Psychopedis içinde (ed.) The Politics of Change, Plagrave, London.
Amin, S. (1974), Accumulation on a World Scale. A critique of the theory of Underdevelopment, Monthly Review Press, New York.
Bonefeld, W. (1988), ‘Class Struggle and the Permanence of Primitive Accumulation’, Common Sense no. 8.
Bonefeld, W. (1993), ‘Crisis of Theory’, Capital & Class, no. 50.
Bonefeld, W. (1995), ‘Capital as Subject and the Existence of Labour’, Bonefeld, W. Etal (ed.) içinde, Open Marxism, vol. III, Pluto, London.
Bonefeld, W. (1999), ‘Notes on Competition, Capitalist Crises and Class’, Historical Materialism, no. 5.
Bonefeld, W. (2001), ‘Labour, Capital and Primitive Accumulation: Class and Constitution’, Dinerstein, A. ve M. Neary (ed.) The Labour Debate, Ashgate, Aldershot. [Emek Tartışmaları, çev. Özgür Yalçın, Otonom Yayıncılık, yayına hazırlanıyor].
Brenner, R. (1998), ‘The Economics of Global Turbulance’, New Left Review, no. 229.
Caffentzis, G. (1995), ‘The Fundamental Implications of the Debt Crisis for Social Reproduction in Africa’, Dalla Costa, M. ve G.F. Dalla Costa (ed.) içinde, Paying the Price, Zed Books, London.
Caffentzis, G. (1999), ‘The End of Work or the Rennzissance of Slavery?’, Common Sense, no.24.
Clarke, S. (1982), Marx, Marginalism and modern Sociology, Macmillan, London.
Dalla Costa, M. (1995a), ‘Development and Reproduction’, Common Sense no. 17.
Dalla Costa, M. (1995b), ‘Capitalism and Reproduction’, Bonefeld, W. (ed.) içinde, Open Marxism: Emancipating Marx, Pluto, London.
De Angelis, M. (1999), ‘Marx’s Theory of Primitive Accumulation: a Suggested Reinterpretation’, http://homepages.uel.ac.uk/M.DeAgnelis/PIMACCA.htm
Federici, S. (1997), ‘Reproduction and Feminist Struggle in the New International Division of Labour’, Dalla Costa, M. ve G.F. Dalla Costa (ed.) içinde, Women, Development and Labour Reproduction, African World Press, Lawrenceville.
Gambino, R. (1996), ‘A Critique of the Fordism and the Regulation School’, Common Sense no. 19.
Godelier, M. (2000), ‘The Disappearance of the “Socialist System”: Failure or Confirmation Of Marx’s View on the Transition from One Form of Production and Society to Another?’, Bonefeld, W. ve K. Psychopedis (ed.) içinde, The Politics of Change, Palgrave, London.
Holloway, J. (1995), ‘Capital Moves’, Capital & Class no. 57.
Horkheimer, M. (1985), Zur Kritik der instrumentellen Vernunft, Fischer, Frankfurt.
Jessop, B. (1991), ‘Polar Bears and Class Struggle’, Bonefeld, W. ve J. Holloway (ed.) içinde, Post-Fordism and Social Form, Macmillan, London.
Krahl, J. (1971), Konstitution und Klassenkampf, Verlag Neue Kritik, Frankfurt, 4th ed. 1985.
Lebowitz, M (1999), ‘In Brenner, Everything is Reversed’, Historical Materialism, no. 4.
Luxemburg, R. (1963), The Accumulation of Capital, Routledge, London. [Sermaye Birikimi, çev. Tayfun Ertan, Belge Yayınları, 2004]
Marcuse, H. (1988), ‘Philosophy and Critical Theory’, a.g.e. Negations içinde, Free Association Press, London.
Marx, K. (1962), Das Kapital, vol. I, MEW 23, Dietz Verlag, Berlin. [Kapital Cilt I, çev. Alaattin Bilgi, Sol Yayınları, 1975]
Marx, K. (1963), Theories of Surplus Value Part I, Lawrence & Wishart, London. [Artı Değer Teorileri, çev. Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, 1998]
Marx, K. (1964), Zur Judenfrage, in MEW 1, Dietz, Berlin.
Marx, K. (1966), Capital Vol. III, Lawrence & Wishart, London. [Kapital Cilt III, çev. Alaattin Bilgi, Sol Yayınları, 1978]

Marx, K. (1972), Theories of Surplus Value Part III, Lawrence & Wishart, London.
Marx, K. (1973), Grundrisse, Penguin, Harmondsworth. [Grundrisse I, II, çev. Arif Gelen, Sol Yayınları, 1999-2003]
Marx, K. (1975), ‘Contribution to Critique of Hegel’s Philosophy of Law. Introduction’, Collected Works, vol. 3, Lawrence & Wishart, London. [Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, 1997]
Marx, K. (1977), Das Elend der Philosophy, MEW 4, Dietz, Berlin. [Felsefenin Sefaleti, çev. Ahmet Kardam, Sol Yayınları, 1966]
Marx, K. (1978), Capital, Vol. II, Penguin, Harmondsworth.
Marx, K. (1983), Capital, vol. I, Lawrence & Wishart, London.
Marx, K. and F. Engels (1962), Die deutsche Ideology, MEW 3, Dietz, Berlin. [Alman İdeolojisi, çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, 1976]
Marx, K. and F. Engels (1980), Die heilige Familie, MEW 2, Dietz, Berlin. [Kutsal Aile, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, 1976]
Negri, A. (1984), Marx beyond Marx, Bergin & Garvey, Massachusetts. [Marx Ötesi Marx, çev. Münevver Çelik, Otonom Yayıncılık, 2006]
Negri, A. (1992), ‘Interpretation of the Class Situation Today’, in Bonefeld, W. etal. (eds.) Open Marxism: Theory and Practice, Pluto, London. [Sınıfın Günümüzdeki Durumunun Yorumlanışı, çev. Erol Doğan, Conatus çeviri dergisi, sayı 1, Şubat-Mayıs 2004]
Negt, O. and A. Kluge (1981), Geschiche und Eigensinn, Verlag 2001, Frankfurt.
Psychopedis, K. (1992), ‘Dialectical Theory’, in Bonefeld, W. etal. (eds.) Open Marxism: Dialectics and History, Pluto, London.
Wildcat and J. Holloway (1999), ‘Wildcat (Germany) reads John Holloway – A Debate on Marxism and the Politics of Dignity’, Common Sense, no. 24.

i Bu makalenin daha eski bir taslağı üzerine yaptığı çok faydalı yorumlarından yararlandığım Massimo De Angelis’e şükranlarımı belirtmek isterim.
ii Bu bölüm De Angelis’ten (1999) esinlenmiştir. De Angelis’in ilksel birikimi devamlı yenilenen birikim olarak ufuk açıcı kavramsallaştırması, bu makalede aynen benimsenmiştir. Ayrıca bkz. Bonefeld (1988; 2001).
iii Bkz. Marx ( 1966, Ch.48)
iv Bkz. Marx ( 1966, s. 880; 1972, s.491).
v İngilizce çevirilerde, Almanca verrückt Form “anlamsız biçim” olarak çevrilmiştir (Marx, 1983, s.80). Çevirideki kelime “anlamsız”dır: (ç.n., absürt, saçma, anlamsız). Almancada, ‘verrückt’ ün iki anlamı vardır: verrückt (kaçık) ve ver-rückt (yerinden edilmiş). Bu suretle, “sapkınlaşmış biçimler” mefhumu, bu biçimlerin hem kaçık, hem de yerinden edilmiş olduğu anlamına gelmektedir. İlerki sayfalarda, “sapkınlaştırma” veya “sapkınlaşmış” kelimeleri her iki anlamıyla da kullanılmıştır.
vi Bu alıntıyı Kapital’in Almanca baskısından yapıyorum, çünkü İngilizce baskıda bu önemli cümle atlanmıştır.
vii Bu konu hakkında bkz: Negt ve Kluge (1981).
viii Alıntıların Türkçe basımlardaki sayfa numaraları [] içinde belirtilmiştir. (ç.n.)
ix Bu konu hakkında bkz. Holloway (1995).
x Bu konu hakkında bkz. Psychopedis (1992).
xi Bu konu hakkında bkz. Holloway (1995) ve Bonefeld (1995).
xii Bir eleştiri için, bkz. Bonefeld (1993)
xiii Örneğin, kapitalist rekabetin kapitalist gelişmenin kurucu gücünü oluşturduğunu vurgulayan Brenner’e (1998) bakınız. Eleştirisi için bkz. Bonefeld (1999) ve Lebowitz (1999).
xiv “Aslında özgürlük alanı, zorunluluk ve günlük kaygılar tarafından belirlenmiş emeğin son bulmasıyla birlikte başlar, dolayısıyla şeylerin doğası gereği gerçek maddi üretim alanının dışında yer alır…Bu alanda özgürlük, sadece toplumsallaşmış insana [Mensch], Doğanın kör güçleri tarafından yönetilmek yerine onları kendi ortak denetimleri altına alan, Doğayla mübadelelerini akılcı bir şekilde düzenleyen birleşmiş üreticilere bağlıdır…Ama bununla birlikte zorunluluk alanı hâlâ devam eder. Onun ötesinde, kendi içinde bir amaç, gerçek özgürlük alanı olan, ancak yine de kendi temeli bu zorunluluk alanı olmak üzere olgunlaşan, insan enerjisinin bu gelişimi başlar.” Bu konu hakkında faydalı bir tartışma için Wildcat ve Holloway arasındaki karşılıklı yazışmalara bakınız (Wildcat, 1999).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s