Lenin İngiltere’de – Mario Tronti

 

tronti_1

Sınıf mücadelesinde yeni bir çağ başlıyor. İşçiler fabrikalarda ki organize güçleri vasıtasının ortaya çıkardığı nesnellik ile bu çağı kapitalistlere zorla kabul ettirdiler.  Sermayenin gücü sabit ve sağlam gözükebilir…. güç dengeleri işçilerin alehine gözükebilir…. fakat sermayenin gücünün en baskın gözüktüğü işte tam bu noktalarda sermanyenin gücüne bu yeni çağın, işçi sınıfının bu yeni tehdidinin nasıl derinlikli olarak nüfus ettiğini gözlemleriz.

Gözlemlenmesi kolay değildir. İşçi sınıfının sınıfsal durumuna uzun ve derinlikli olarak bakmak ve onu çalışmamız gerekir. Kapitalist toplumun nevi şahsına münhasır gelişme kanunları vardır: ekonomistler bu kanunları icat edip, hükümetler bunları uygulamıştır ve işçilerde bunların acısını çekmişlerdir. Fakat işçi sınıfının gelişim yasalarını kim ortaya çıkaracaktır? Sermayenin bir tarihi vardır ve tarihçiler bu yazmışlardır – fakat kim işçi sınıfının tarihini kaleme alacaktır?

Kapitalist sömürü politik hegemonyasını yüzlerce değişik formda tahkim edebilir – fakat biz nasıl gelecekte işçi sınıfının egemen sınıfı olarak organize olması anlamına gelecek diktatoryasını alacağı formun ayırdına varacağız? Bu tehlikeli bir konudur; son derece sosyal olması ile beraber, sınıfı yaşamalı, çalışmalarımızı onun içinden yapmalı ve bu çalışmalarda sabırlı olmalıyız.

Biz de kapitalist gelişmeyi ön plana işçileri ise ikinci plana koyan bir konsept içinde çalıştık. Bu bir hata idi. Ve şimdi problemi baş aşağıya çevirerek onu ters tutmamız gerekiyor, polariteyi ters çevirmeli ve baştan başlamalıyız; başlangıç noktası da işçi sınıfının sınıf mücadelesi olmalıdır. Sosyal olarak gelişkin sermayenin temelinde sermayenin gelişim seyri işçi sınıfının mücadeleleri ile madundur; sermaye bu mücadeleleri geriden izler ve bu mücadeler sermayenin politik yeniden-üretim sürecinin mekanizmalarının hızının akortunu belirler.

Bu ne bir retorik, ne de kendimize güvenimizin geri gelmesi amacı ile yapılmış bir önermedir. Tabi ki on yıllardır öz olarak bu çağın tek devrimci nitelikli mücadelesi olan sınıf mücadelesini aşağıya çekmiş olan işçi sınıfının yenildiğine dair düşünceyi silkip atmamız acil bir gereksinimdir. Fakat bir pratik hamlenin aciliyeti bilimsel bir tez için yeterli bir temel teşkil etmez; bu tarz bir tez nesnel ve kompleks bir maddi ve tarihsel bir gerçeklik temelinde kendi ayakları üzerinde durmalıdır. Bizim davamız bu noktada ispatlanacaktır; Haziran 1848’de (burjuvazi tarafından binlerce kere lanetlenmiş o uğursuz ayda), hatta daha öncesinde, işçi sınıfı sahne almıştır ve bir daha da o sahneyi terk etmemiştir. İşçi sınıfı bilinçli bir şekilde değişik tarihsel dönemlerde değişik roller üstlenirken – aktör olarak, suflör olarak, teknisyen ya da sahne kurucusu olarak – aynı zamanda tüm bu zaman dilimleri içerisinde çamura bata çıka zorla ilerleyerek bizzat tiyatroyu işgal edeceği ve izleyicilere saldıracağı günü beklemiştir. O zaman işçi sınıfı bugün kendisini modernizmin bugünkü sahnesinde nasıl ortaya koymaktadır?

Yeni yaklaşımımız, yerel ve enternasyonal ölçekte, işçi sınıfının spesifik, güncel politik durumunun kapitalist gelişmenin aldığı formların hem bir zorunluluğu hem de onlara yön veren bir konsept olduğu önermesine dayanmaktadır. Bu başlangıç ve dayanak noktasından yola çıkarak tüm yer küreyi sarıp sarmalayan sosyal ilişki ağının anlaşılmasında yeni bir perspektif elde etmeye doğru ilerlemeliyiz.

Örneğin, bu sosyal ilişki ağının dünya meta piyasasının bir transformasyon geçirmekte olduğunu dair  temel maddi özelliğini ele alalım; bu süreç Stalinizmin gelişim üzerinde ki baskısının bitişine yakın zamanlara kadar izlenebilir iken, bizim açımızdan bu durumu ekonomik bir tarzda ele almak bu süreci “kapitalist üretim ilişkileri içinde bir piyasa sorunu” olarak görmek anlamına gelecektir. Fakat işçi sınıfı politik bir perspektif arayışı içerisinde dir. Global bir piyasının bugün taşıdığı anlam sosyal emek gücünün uluslararası seviyede bir kontrol mekanizmasına tabi tutulmasıdır. Güç olsa bile mümkün olan durum meta üretim sürecinin sınırlı serbest ticaret bölgeleri içerisinde organize edilmesidir. Fakat bu durum işçi sınıfı hareketleri için geçerli değildir. Tarihsel ve nitelik olarak işçilerin uluslararası seviyede söz konusu olan emek gücü zaten homojen bir karakter taşırken, uzun bir tarihsel süreç bağlamında bu karakter sermayeyi aynı seviyede homojen bir yapı kazanmaya itmiştir. Ve bugün işçi sınıfının dünya ölçeğinde verdiği birleşik mücadelesi sermayeyi bir an önce bu mücadeleye karşı bir enkaz içinden birleşik bir cevap bulmaya zorunlu bırakmıştır.

Fakat uluslararası düzeydeki işçi hareketinin bir bütünlüğe sahip olduğunu söylüyor isek, sorulacak soru bu bütünlüğün farkına nasıl varılacağıdır. İşçi sınıfının resmi örgütlerinin içinde ki yönetim kademeleri herşeyin içinde farklılar yaratırken; kapitalist yapılar ise her şeyi sermaye’nin yararına birleştirir. Politik bir mücadele sadece ampirik elementler vasıtası ile ne ölçülebilir ne de test edilebilir. Bu mücadelenin bütünsel niteliğinin kanıtlanması ancak bu bütünlüğün organizasyonuna başlanmasıdır. Bu nedenle işçi sınıfının yeni mücadele formları içerisinde üstü kapalı olarak bulunan sınıfının bütünlüğünün yeni formlarıyla beraber uluslararası ölçekte bu mücadelenin temelini de sosyal kapitalin oluşturduğunu keşfetmemiz gerekmektedir.

Bu kademe içinde işçi sınıfının politik durumu hiç bir zaman açık olarak gözükmez: tarihsel süreç içinde ne zaman endüstriyel emek gücünün sosyal bir kitsellik olarak konsantre bir hale geldiğini deneyimlesek, aynı anda, sınıf içinde benzer sosyal davranış kalıpları, benzer temel pratikler ve benzer bir bütünsellik içinde meydan gelen bir politik gelişmeye tanıklık ederiz. Planlanmış bir anti-kooperasyon, organize pazifism, polemiksel beklentiler, politik karşı çıkış ve mücadelelerin bitmeyen süreklilikleri; bunlar günümüz işçi sınıfı mücadelesinin genelleştirip geliştirerek ortaya koyduğu spesifik tarihsel formlardır. Tüm bunlar geçici durumların geçici formlarıdır ve sosyal terminoloji içerisinde  bu formların anlamı işçilerin eski organizasyonel modelleri aştığını fakat yine de, reformist ya da devrimci olsun, politik örgütsüzlüğün oluşturduğu vakumun yerini dolduracak yeni bir örgütsellik kuramamıştır. İşçi sınıfı tarihi içinde bir ara döneme ulaşmış bulunmaktayız; bu tarihin politik sonuçlarının belirleyici olacağı için işçi sınıfı tarihi derinlemesine incelemeli ve dolaylı sonuçlarını kavramak zorundayız.

Süpriz olmayan ilk sonuç bir zorluktur; işçi sınıfının bu tarih içindeki hareketlere denk düşen seviyede kurumsallaşmaların olmamasından ya da diğer bir ifade ile sınıf bilincinin kendisini normal olarak ifade ettiği kanalların bulunmamasından dolayı sınıfın maddi hareketlerini nasıl kavrayacağız? Bu durum elbette ki yüksek oranda teorik gayret (ve daha da yüksek oranda soyutlama yapabilme gayreti) gerektirirken bu çaba açık pratik fonksiyona da sahiptir; çünkü bu durum bizi işçi sınıfını işçi sınıfı hareketinden bağımsız olarak analiz etmeye mecbur bırakır.

İkinci sonuç ise bizi sınıfın hareketlerinin içinde bulunan çelişkiler ile görünür belirsizlikleri keşfetmemizi sağlar. İşçi sınıfı eğer devrimci bir politik örgüte sahip olursa heryerde kapitalist reformizmin sahip olduğu en üst seviyesini kendi çıkarı için kullanmayı amaçlayacaktır. Uluslararası alanda sermayenin birliğini oluşturma süreci, sınıfın bir devrimci element olarak gelişmesinin devrimci bir sınıf örgütünün oluşması ile tamamlanması ile beraber ancak işçi sınıfının politik kompozisyonunu yeniden üretmesi için ihtiyaç duyduğu maddi temel haline dönüşmesi sonucuna denk düşer. Eğer devrimci sınıf ve örgütü bu denklemde eksik ise, sistemin taktiksel olarak tek taraflı stablizasyonu ile işçi sınıfının sisteme tekrar entegrasyonunun söz konusu olduğu bir süreç olarak sermayenin lehine işler.

İtalyan Kapitalizminin tarihsel süreci – Katoliklerle Sosyalistler arasında ki politik uyum – İtalyan işçilerine, kapitalist sisteminin [bugün ÇN] denk düştüğü  sermayenin sınıf diktatörlüğünün demokratik safhasını doğrudan hedefe oturtmayı amaç edinmiş bir işçi sınıfı partisi vererek  bu klasik çizgiler içerisinde yeniden devrimci bir süreç başlatabilme olanağı sunabilir. Bu parti olmadan, kapitalist sömürünün hegemonyası, şu an için, çok daha stabil hale gelirken; işçilerde kendi devrimlerini gerçekleştirmek için başka başka yollar aramaya zorlanacaklardır. İşçi sınıfının sermayeyi objecktif olarak kesin ve açık kararlar almaya zorladığı doğru iken, sermayenin almak zorunda kaldığı bu kararları ise işçi sınıfının alehine olacak bir şekilde uygulamaya koyacağıda, aynı zamanda, başka bir gerçekliktir. Bu noktada sermaye işçi sınıfından çok daha iyi organize olmuştur; işçi sınıfının sermayeye dayattığı seçimler sermayeyi güçlendirme riskinide içerisinde barındırır. Bu ise, işçi sınıfı için bu seçim ve tercihlere karşı koymasını acil bir gereklilik olarak ortaya çıkar.

İşçi sınıfının bugün sahip olduğu bakış açısı o kadar berrak bir haldedir ki, bu durum bizi acaba sınıfın olguşmasının tam değerini bulup bulmadığını konusunda bir meraka itmektedir. İşçiler sınıf düşmanlarının ölüm fermanı olacak gerçek sırrı keşfetmiş (ya da yeniden-keşfetmiş) bulunmaktalar; sermayeyi reformizme itecek politik kabiliyet ile beraber bu reformizmi işçi sınıfının devrimi amacıyla pervasızca kullanma.

Fakat bir sınıf olsa bile örgütsüz bir sınıf olarak işçi sınıfının bu güncel taktiksel pozisyonu mutlak suret ve gereklilikle üstü kapalı ve kurnazca belirsiz olmalıdır. İşçi sınıfı hala kapitalist reformizmden kaynaklanan çelişkilerin yarattığı kriz kullanmak zorundadır; sınıf kapitalist gelişmeyi engelleyen veya frenleyen elementleri kesinleştirmelidir, çünkü o kapitalizmin reformist hamlelerine işçi sınıfının politik örgütsellikten yoksun olmasından dolayı vereceği bir açık çekin tüm bir devrimci süreci çok uzun zaman donduracağını (ve, madalyonun bir diğer yüzü olarak böyle bir politik örgütün bulunması durumunda ise bu sürecin derhal açılacağınıda bilir) bilir ve hisseder.

Böylece reformizmin iki yüzü – kapitalist ve işçi hareketi reformizmleri – aynı noktada, fakat sadece işçi sınıfının girişimi ile, birleşmelidir.Bugün olduğu gibi bütün girişkenlik sermayenin ellerinde ise, işçilerin acil ihtiyacı bu reformizlerin ayırımından ileri gelmektedir. Taktiksel bir açıdan dahi bu birleşmenin işçi sınıfının sadece mücadele deneyimi kazandıktan sonra değil, fakat devrimci bir mücadele deneyimi kazandıktan ve işçi sınıfının bu tarz bir devrimci mücadele deneyimi sayesinde kazandığı alternatif örgütsel formların ayırdına vardıktan sonra ortaya konulması gerekir. Bu noktada kapitalist ve işçi hareketi reformizmlerinin tarihsel rastlaşmaları gerçek anlamı ile bir devrimci süreç başlatacaktır. Fakat içinde bulunduğumuz süreç bu durumdan çok farklıdır ve bahsettiğimiz bu birleşme sürecinin önsel ve hazırlayıcı dönemini yansıtmaktadır. Buradan takip ile genel olarak işçilerin sermayenin gelişmine olan stratejik katkıları ile bu gelişmenin belli noktalarına olan taktiksel muhalefetlerinin iç içe olduğu bir dönemdir. Bu nedenle günümüzde ki işçi sınıfı için taktik ve strateji arasından bir çelişki bulunmaktadır.

Başka bir ifade ile, işçi sınıfı bilimi ile devrimci organizasyonun kompleks ve yoğun ilişkileri arasında taktiklerin oluşturduğu politik moment ile stratejinin oluşturduğu teorik momentler  çelişki içerisinde bulunmaktadır. Bugün teorik temelde işçilerin perspektiflerini sınırlamamalı yada bu perspektifler sınırlandırılmış olmamalıdır; bunun yerine bu perspektif ileri bir sıçrama yapmalı ve bu sıçrama için küçük burjuvaların entellektüel korkaklıklarının temelini teşkil eden her dönemde ki bütün ampirik ve nesnel delil taleplerini aşmalı yada olumsuzlamalıdır. İşçi sınıfı düşüncesi için keşif yapma zamanı gelmiştir. Sistem kurma, tekrar ve vulgarizmin sistematik bir söylev statüsü alma günleri geçmiştir. Bu gün ihtiyaç duyulan kendimiz için ihtiyaç duyduğumuz titiz tek-taraflı sınıfsal bir mantıksallık, cesaret, kararlılık ve diğer herşeye karşı var olacak ironik bir kopuş temelinde yapacağımız yeni bir başlangıçtır.

Bu durum bir politik program yazımı ile karıştırılmamalıdır; kurulacak bu teorik perspektif temelini derhal, kesin ve sabit bir temelde ifade edilmesi gereken ve bazen de gayet yerinde olarak teorik belirlenimlerimiz ile çelişkisel bir varlık oluşturacak bir, politik mücadele arenasına taşımaktan imtina etmeliyiz. Belirli bir sınıfsal durum içerisinde işçilerin dahil olduğu ve pratik sorunların pratik çözümleri amacıyla ortaya konulacak dolaysız mücadelelerin, işçi öz-örgütlerinin, işçilerin sisteme müdahalelerinin hepsinin işçi hareketinin gelişmesi için total anlamda ihtiyaç duyuduğu gerekliliklerle ölçülmesi gerekmektedir. Ancak bundan sonra bu mücadele ya da müdahaleler daha genel bir perspektif içerisinde değerlendirilip bu değerlendirme vasıtası ile subjektif olarak sınıf düşmanlarına dayatılabilir.

Teori ve politika arasındaki ayrım sadece taktikler ve strateji arasındaki çelişkinin bir sonucudur. Hepsi maddi temelini – yavaş bir şekilde gelişmekte olan – sınıf ile sınıfın tarihsel örgüt formalarının – ‘sınıfın kendisi ile’ ‘işçi hareketi’ – ilk olarak birbirlerinden ayrılmaları ve daha sonra birbirleri ile karşı karşıya gelmeleri oluşturur. Peki bunun anlamı nedir ve bu bizi nereye götürür? İlk olarak söylenmesi gereken bu yaklaşımdan beklenen amacın ve hedefin işçi sınıfı ile onun tarihsel örgütleri arasında yeniden yaratılacak bir politik olarak uygun bir kompozisyondur. Sınıf ile onun örgütleri arasında ki hiç bir ayrımın teorik bir temeli olamayacağı gibi, bunların geçici ya da kalıcı olarak karşı karşıya gelmelerine de hiç bir şey sebebiyet veremez. Eğer işçi hareketinin bir kesimi işçi sınıfı tarafından tetiklenerek devrimci bir yol bulur ise; bu ikisi arasında ki birleşme çok daha kolay, hızlı, doğrudan ve güvenli olacaktır. Başka bir durumda ise, devrimci süreç her ne kadar belirgin olsa da daha belirsiz, kararsız, uzun ve drama ile dolu bir hal alacaktır. Eski sınıf örgütlerinin yeni işçi sınıfı mücadelelerini mistifike etmelerini açıkça görebilmekteyiz. Fakat bundan daha zor anlaşılan şey ise, işçilerin sermayenin hala örgütlü işçi mücadelesinin kurumları olarak gördüğü bu yapıları sürekli ve bıkmadan kullanmaya çalışmasıdır.

Özel olarak işçi sınıfı taktiksel problemlerin hepsini bu geleneksel örgütler eline terk etmiş iken, kendisi sınırlama  ve kısıtlamalardan bağımsız olan otonom bir stratejik perspektifi korumaktadır. Ve bu durumda bizde şu ya da bu zaman içinde devrimci strateji ile reformist taktiklerin ortaya çıkardığı geçici sonuçlara tanık olmaktayız.  Her ne kadar sanki tam tersi oluyormuş gibi gözüküyor olsada, işçiler şu anda sistem ile bir uyum içersinde bulunmakta ve ancak arada sırada sürtüşmeler meydana gelmektedir; fakat bu fenomen kapitalist sosyal ilişkilerin aldığı bir “burjuva” anlayıştır. Gerçek ise politik olarak sendikaların sistemlere çatışmalarının bile işçiler için iktidar için yaptıkları mücadele perspektifinde akademik birer egzersiz olarak görülmesidir; işçiler bu çatışmaları süreç içinde sahiplenirler, onları kullanırlar ve bu çatışmalarla işleri bittikten sonrada onları tekrar patronların ellerine teslim ederler. Aslında bu konuda ki,sendikaların taktiksel momentlerin partininde stratejik momentin sahibi olduğuna dair, klasik Marksist tez işçiler için hala geçerliliğini korumaktadır. Bu nedenle eğer işçiler ile sendikalar arasında bir hala bir bağdan söz edilebilirse de, böyle bir bağ parti ile işçiler arasında bulunmamaktadır. Bu bağın yokluğu da stratejik perspektifi acil organizasyonel görevlerden ayırırken [aynı anda ÇN] ve geçici olarak sınıf mücadelesi ile sınıf örgütünü, verilmekte olan mücadele ile geçici olan organizasyonal formları ayırır; ki bunların hepsi Sosyalist Reformizmin tarihsel yenilgisi ile beraber bu reformizmin işçi sınıfı devriminin politik gelişimi için bir alan olamamasının sonuçlarıdır.

Teorik çalışma ve pratik politik görevler, gerekirse zorla, bu soruyu yanıtlamak için yan yana getirilmelidir; bu birliktelik kapitalist gelişim için  değil fakat devrimin gelişmesi içim ortya konmalıdır. Geçmiş deneyimlerin tarihi ancak bizi bu deneyimlerden bağımsız kılmaları için vardırlar. Yeni bir bilimsel yorumlama için kendimize güven duymalıyız. Biliyoruz ki gelişim sürecinin bütünsel temeli maddi olarak yeni bir seviye de ortaya çıkan sınıf mücadelelerinin içerisinde bulunmaktadır. Bu nedenle başlangıç noktamız kapitalist gelişmeyi devrimci gelişmeye evriltebilecek bir yola sokan belli formlarda ki işçi sınıfı mücadelelerini açığa çıkarmak olabilir. Bundan sonra bu işçi sınıfının bu deneyimlerini bunların içerisinde ki sinir uçlarını subjektif olarak tespit ederek kapitalist gelişmeye darbe vuracak bir şekilde değerlendirebiliriz. Ve yine bu deneme ve yeniden-deneme temelinde bu mücadelelere uygun bir örgüt ve ilişki kurabileceğimizi tespit edebiliriz. Böylece belki de işçi sınıfının kendisi dışında hiç kimsenin bilmek istemediği, devrim tarihini sömürgeleştirilmiş insanlar tarafından yapılmış devrimlerden daha fazla yapan veya hala yapmakta olan işçi sınıfının mucizevi mücadeleleri içerisinde “örgütsel mucizelerin” her zaman gerçekleştiğini ve aslında her zaman gerçekleşmekte olduklarını keşfedebiliriz.

Fabrikayı esas alacak ve daha sonra tüm sosyal arazide uygulanacak olan bu pratik sürekli değerlendirilmeli ve onu genelleştiricek olan politik alan ile olan ilişkisi devamlı canlı tutulmalıdır. Bu yeni bir politik seviyedir ki bizi yeni bir tarzda örgütlenecek bir işçi sınıfı gazetesi çıkarmayı göz önünde bulundurmaya ve değerlendirmeye iter. Bu gazetenin temel amacı mücadelelerin doğrudan öznel deneyimlerini yansıtmak ve yazmak olamaktan çok, tüm bu deneyimleri genel bir politik aksiyom temelinden konsantre bir hale getirmektir. Bu bakış açısına göre, belli mücadelelerin stratejik anlamda taşıdığı değerlerini izlemektir. Bu izleme, değerlendirme ve bunların doğrulanması  içinde bir gazetenin formal prosedürünün baş aşağıya çevrilmesi gerekmektedir; öznel mücadelelerin geçerlilikleri politik bir perspektifle değerlendirilmelidir tam tersi bir şekilde değil[1].

Çünkü bu temelde oluşacak politik bir yaklaşım tamamen işçi sınfının perspektifini taşıyacağı gibi, gerçek ve somut verili durumları da yansıtacaktır. Böylece bu yaklaşım bizi Leninist işçi gazetesinin  sınıfın Bolşevik bir tarzda ve Bolşevik bir parti etrafında şekillenmesi isteği ve beklentisinin kollektif bir uygulayıcısı olması anlayışından uzaklara taşıyacak olan noktayı da görmemizdei kolaylaşırtırır. Bunların sınıf mücadelesinin bugün içinde bulunduğu durum nedeni ile imkan dahili dışındadır. Bu durum bize öncülerin politik organizasyonu için değil fakat işçi sınıfının kompakt bir sosyal kitle olarak aldığı son şekli bir sınıf olarak kabul ederek tüm sınıfın içinde bulunduğu yüksel politizasyon aşamasını temsil etmekte olan politik organizasyon için bir keşfe gitmemizi dayatmakta dır; kaldı ki butüm karakteristik özelliklerinden kaynaklanarak toplumda ki tek devrimci sınıf olmasının yanında korkulan, gururlu ve bütün “şeyleri” kontrol eden bir sınıftır.

Lenin geçmişte gördüğünü bizde bugün görmekteyiz. Hatta Lenin’den önce Marx’ın kendi deneyimleri sonucu keşfettiği şeyi [bugün keşfetmekteyiz ÇN.]; belli bir örgütsel yapıya doğru olan transformasyonun süreç içinde ki en zor nokta olduğu gerçeğini. Mücadelenin sürekliliği kolay bir olgudur; bunun için işçiler sadece kendi varlıkları ile bu varlığın karşısında konumlanmış patronların varlığı dışında bir şeye ihtiyaç yoktur. Fakat örgütsel devamlılık  ise az bulunan ve çok çapraşık bir olgudur; örgütsellik kurumsal bir kimlik alıdığı anda kapitalism tarafından kullanılmaya başlar (ya da işçi hareketi [burada bahsedilen sendikalardır ÇN] tarafından sermaye lehine kullanılmaya başlanır).

Bu durumda da işçiler daha henüz kurdukları organizasyonal formları çok hızlı bir şekilde terk etmeleri sonucunu doğurur. Ve genel bir politik organizasyonun yokluğundan doğacak olan bu tarz bir bürokratik boşluğun yerine fabrika temelinde sürmekte olan mücadeleleri ikame ederken, bu mücadelelerin sürekli olarak aldıkları yeni formları keşfedebilecek olan şeyde potansiyelde entellektüel bir kapasiteye sahip yaratıcı bir pratik olacaktır. Eğer işçi sınıfının ait politik bir örgüt [toplumsal anlamda ÇN] genelleştirilemez ise, devrimci süreç başlayamaz; bu durum işçiler tarafından bilinir ve işte bu nedenledir ki işçileri resmi politik partilerin mabetlerinde “demokratik devrim” için ilahiler söylerken ya da dualar ederken bulamazsınız.

İşçi sınıfının gerçekliği sıkı bir şekilde Karl Marx’ a bağlanmışken; sınıfın politik organizasyonu, aynı ölçüde, sıkı sıkıya Lenin’e bağlanmıştır. Sadece işçi sınıfı perspektifi devrim için atılacak adımları atmaya cesaret edebileceği için ustaca bir darbe ile Leninist strateji Marx’ı St.Petesburg’a getirmiştir. Şimdi bu yolu, onun verdiği bilimsel şevk, macera duygusu ve politik keşifleri ile tekrar takip edelim. Bizim “Lenin İngilterede” dediğimiz şey işçi sınıfı partisi için ortaya çıkarılması gereken yeni Marksist pratik amacıyla ortaya konulan bir projedir; bu projenin teması da işçi sınıfının en yüksek politik bilinci taşıdığı noktalarda ortaya çıkan mücadele ve organizasyonelliktir.

[1] Öznel mücadelelerin kendi verili koşulları içinde doğru olup olmadıkları değil daha genel anlamda bu sağlamanın yapılması, daha başka bir ifade ile soyuttan somuta giden normal diyalektik hatta poitik bir nabız verilmesi ile diyaletğin, aslında başından beri sahip olması gereken politik perspektif ile değerlendirilip fabrikadan topluma doğru olan genleşmenin politik bir hat izlemesi gerekmektedir. ÇN.

“Classe Operaria” 1964.

Çeviri: Eyüp Eser

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s