Marksizmin Krizi Üzerine Sesli Düşünceler – Erdem Bulduruç

319526_260138884016711_1721577567_n
Komünün yenilgisi sonrası Lenin tartışmasının ilgi odağı olarak devlet tartışmasını seçti. Lenin’in teoriyi pratik içerisinden yeniden kurduğu yerlerden biri önümüze atttığı bu tartışmaydı. Elbette tartışmanın kökenleri Babeuf’e kadar uzanıyordu. Lenin Komünün yenilgisini Komünün devlet biçimi olarak direnemesi diye okudu ol sebepten devletsizlik tartışması yerine, demokrasinin fethi olarak proleterya diktatörlüğü demek yerine, demokrasiyi bir devlet biçimi dışında düşünmek yerine soyutlamasını en uç sınırını ‘devlet olmayan devlet’le sınırlandırdı. Lenin komünün yaşamasının mekansız ve zamansız olan komünizme yer tayin etmek olduğunu düşünmüştür. Bu da Lenin açısından her devrimin asal sorunsalının iktidar yani devlet iktidarını ele geçirmek olduğudur. Lenin proleterya diktatörlüğünü devrime dair ama devletin garantörlüğünde bir tartışma olarak ele aldı.
Bunu gerek Lenin’in Paris Komünü’nü bir devlet biçimi olarak okumasında, gerek demokrasiyi bir devlet biçimi olarak düşünüp devletsizliği ve başka bir dünyanın sırrını bildiren proleteryayı[*] devlet biçimi tartışmasına dahil edip proleterya demokrasisi adıyla kurmuş olduğu türedi kavramı kullanmasında gerekse de demokrasiye gâh devlet biçimi gâh yönetim biçimi demesinde gözlemliyoruz.
Marx amacımız demokrasiyi fethetmektir dediğinde. (Dikkatinizi çekerim fesh değil fetih) proleterya diktatörlüğünü imlemişti. Demokrasinin fethi zaten reel hareket olarak komünizmin sınıfsızlaşma pratiğiydi. Demokrasiyi devlet dışında düşünmek onun fethini gerektiyordu. Lenin ise hangi sınıfın demokrasisi diyerek soyutlamasını başka bir düzleme kaydırdı. Bu anlamda proleterya demokrasisi, demokrasiyi devlet biçimi gördüğümüzde ezilenlerin ya da işçilerin devleti, yönetim biçimi olarak gördüğümüzde ise ezilenlerin ya da işçi sınıfının yönetsel erki idi. Lenin için demokrasi brüt bir kavram olarak fethedilemezdi. Lenin için demokrasi değil iktidar fethedilmeli akabinde sınıfın demokrasi tesis edilmeliydi. Egemen sınıfın demokrasisi lağvedilmeliydi. Başından itibaren savaşı da demokrasiyi de ikili bir karakterle okudu Lenin.
Burada niyetim haklı Marx hatalı Lenin ya da haklı Lenin hatalı Marx gibi sığlaştırıcı bir tartışmadan kaçınmak, fakat ayrımsallıkları yok sayma pahasına yapılan eklektisizme ve bunun politik Marksizme getirdiği sınırlamalara kör kalmamak.
Lenin her ne olursa olsun bana kalırsa komünizm içinden geçiş devletini düşünmüştür (sönümlenme hiçbir düzlemde -ne üretici güçler, ne politik olan-Lenin’in literatüründe yoktur. Kendiliğinden olmayan sönümlenme değildir.) fakat ardılları geçiş devleti içinden I.aşama ve II. aşama diye meseleye yaklaşmış, bunu da toplumsal devrim, toplumsal ilişkilerin dönüşümü adına gerekli zaman olarak rasyonalize etmişlerdir. Toplumsal ilişkilerin dönüşümünden geçiş devleti içinde üretimin arttırılması, kapitalizmle eşit hale gelmek anlaşılmıştır.
Leninizm pratiği içinde Mao dönemi Çinde Mao’nun hakim kılmak istediği çizgiyi paranteze alırsak bütün kurumsal marksizm deneyimleri geçiş devleti içinden komünizmi düşünmüştür. Komünizm içinden geçişi düşünmek ile tersi iskamette düşünmek bambaşka bir komünizm tahayyülüdür. Farklılıklar aynılaştırılmamalı ayrımlar silikleştirilmemelidir.
Sözü Fransız Marxist düşünür Étienne Balibar’a bırakalım: “Proleterya diktatörlüğü yalnızca sosyalizme göre tanımlanırsa, daha o andan itibaren burjuva bir sorunsala hapsolur.”
Proleterya diktatörlüğü sosyalizme bir geçiş yolu ise, bu, proleterya siyasetinin kilit kavramının sosyalizm kavramı olduğu demektir. Bu proleterya ve siyasetini incelemek ve uygulamak için sosyalizme başvurmanın yeteceği demektir.

 

Proleterya diktatörlüğü yalnızca sosyalizme bir geçiş yolu değildir. Proleterya Diktatörlüğü sanıldığı gibi sosyalizme geçiş değil, sosyalizme bir geçiş yolu değil, sosyalizmin bizatihi kendisidir. Sosyalizmin kendisi ne kadar zaman sürer ise, özel bir çağ olarak proleterya diktatörlüğü de sürer. Bu, önce sosyalizm sonra sosyalizm tamamlandığında, kurulduğunda, geliştiğinde, (ya da son derece geliştiğinde) yani eksiksiz(mükemmel) bir biçim aldığında ya da denildiği gibi komünizmin temellerini yarattığında, komünizme geçiş, komünizmin kurulması olan ikinci bir hedefin, ayrı ayrı ulaşılabilecek birbirinden değişik iki hedefin olmadığı demektir.

Balibar’ın yukardaki ifadeleri üzerine düşünecek olursak: Proletarya diktatörlüğünün sosyalizmin bizatihi kendisi olması demek aralarındaki ilişkinin diyakronik olmaması demektir. Özel bir çağ olarak proletarya diktatörlüğü sosyalizmle senkronik ilerler. Dolayısıyla ezilenlerin demokrasisi olarak proletarya diktatörlüğü geri çekildiğinde geriye sadece geçiş ekonomisi üzerinden üretici güçler tartışması kalır. Yapısal Kriz en geniş teorik manada proletarya diktatörlüğünün bırakılmasıdır. Bu anlamıyla mevcut sosyalizm deneyimleri reel ya da irreellik üzerinden değil proletarya diktatörlüğünü yani ezilenlerin demokrasisini koruyup koruyamama üzerinden ele alınmalıdır. Bugün Kuzey Kore ve Çin’de olan üretici güçlerin gelişmesidir fakat proleterya diktatörlüğünün yokluğunda! Laos gibi ülkeler proletarya diktatörlüğünü uygulasa -proletarya diktatörlüğü altında üretici güçlerin gelişimi- dahi makus talihi değişmeyecektir çünkü üretici güçleri en kallavi biçimde geliştirse bile üretici güçler tartışmasını tutanlara göre -küçük balık olarak- yok hükmündedir.

Mesele basitçe ölçek sorunu değildir. Rusya kadar geniş büyüklükte bir ülkede örnek verecek olursak Almanya ya da Hindistan’da bugün bir devrim gerçekleşse oradaki komünistler proletarya diktatörlüğünden imtina edip üretici güçleri geliştirmeye başladığı an komünizm için geçiş sorunsalı değil; geçiş sorunsalı içinden komünizm düşünülmüş olur. Yani adı komünist olan bir burjuva sorunsalla karşı karşıya geliriz. Tersi örnek açısından ise küçük ölçekli bir ülkede komünistler iktidarı devralıp proletarya diktatörlüğü üzerinden üretici güçleri düşündüğünde burjuva sorunsalın dışında komünizm içinden ona içkin bir üretici güçler tartışmasıyla yüzleşiriz.

Mesele tek başına devlet tartışması, siyasetin devlet olarak düşünülmesi de değildir. Lenin meseleyi -iyinin ve kötünün ötesinde- böyle ele almıştır. Fakat proletarya diktatörlüğü ‘geçiş’ içinde rafa kaldırılacak olursa, devrimin tarihselcilik tarafından tutsak alınmasına tanık oluruz.

Marx, proleterya diktatörlüğünün tarihsel gerekliliğini bulurken yalnızca sosyalizme başvurmaz: Bugünkü sınıf mücadelelerinin bağrından sınıfsız topluma, komünizme giden sürece başvurur.

Yapısal Kriz herşeyden önce Marx’la başlayan ama onunla bitmeyen bir durumu imler. (Marksizmin Krizi ifadesi henüz Ekim Devrimi yaşanmadan 1898 yılında Thomas Masarsky tarafından ortaya atılmıştır. Karl Korsch 1931 yılında Marksizmin Krizinden Althusser ise 70’li yıllarda Marksizmin krizinden bahsetmiştir. Althusser’in Crisis of Marxism yazısı dışında Marx in His Limit yazısı da bu konuda anılabilir) Bu anlamda Marksizmin krizi 20. yy’da ifadesi bulan Leninizmin krizidir ya da tersinden Leninizmin krizi 20.yy’da temsilini ya da ifadesini bulan Marksizmin krizidir. Fakat en nihayetinde 20.yy’da olan geçiş devletinin krizidir özneli değil fakat kendine -varoluş pratiğine ve dönemine- özgüdür. Şayet Leninizmi nihai yapı ve son halka olarak görmüyorsanız..! (Bugün adına reel denen deneyimlerde tedavülde olan Leninizm de değildir. Proletarya Diktatörlüğü olmadan geçiş ekonomisidir.) Yapısal Kriz özne-nesne düalitesi, teori ve pratik ayrımı[**], antagonizmanın emek ve ücretli emek arasında kurulamaması, üretici güçler, insan-doğa düalitesi tartışması ve dışardan bilinç/öncülük/sınıfın bilinci olarak parti gibi tartışmalarda aranmalıdır.

Kriz buralarda -şayet üretici güçler tartışması içinde- aranacaksa doğru ifade Proletarya Diktatörlüğü altında Geçiş devletinin içinde üretici güçlerin krizidir. Fakat yeterince gelişemesinin değil üretici güçlere tartışmasına bağlı kalınmasının yahut da proletarya diktatörlüğünün unutulup(!) zorunlu olarak geçiş devletinde üretici güçlerin geliştirilmek istenmesinin!
Niyetiniz her ne olursa olsun devlet fikri demek sermayenin kalbinde “kurtarıl(ma)mış bölge olarak” üretici güçler tartışmasına geri dönmek demektir. Tek ülke mi değil mi tartışması da talidir. Esas mesele ölçekten ziyade bir tarihselci okumanın bir ölçekle ister istemez sınırlı kalmasıdır.
“Devrimin tarihselcilik tarafından tutsak alınması siyasetin de devlet tarafından tutsak alınması”(Sylvain Lazarus); onun üretici güçler sarmalına sıkışmasıdır.
Kriz ‘belki de’ cevaplandığını düşündüğümüz sorularda gizlidir. Onu uygulamadaki bir eksikliği indirgememiz, reel hareketin varoluş pratiğini yeni pratiklerde değil reçetelerde(üstelik de çağcıl/döneme özgü), cevaplarda aramamız bizatihi krizdir.

 

Kriz tam da sorularımızın cevaplarıyla birlikte kapandığını düşündüğümüz tartışmanın kalbindedir.

Şayet Marksizmin Krizini üretici güçler tartışması içinde arıyorsanız burada da doğru ifade üretici güçlerin krizi değil; “Proletarya Diktatörlüğü altında Geçiş devletinin içinde Üretici Güçlerin Krizi”dir. Gelgörelim ki teknolojiyi iş bölümünden kurtuluş olarak gören klasik Marksizmden -kaynağı Marx olan- farklı olarak, Maoculuk teknolojiyi toplumdaki eşitsizliğin temelini oluşturmak adına işbölümüyle ilişkisi içerisinde değerlendirmektedirler. Maoculuk açısından üretici güçlerin ‘yeterince’ geliştirilmemesi bir kriz olamaz. İşte tam da buralarda aranmalıdır Marksizmin kendine içrek Krizi!..

Proletarya diktatörlüğünün unutulması demek antagonizmanın emek ve ücretli emek arasında kurulamaması demektir. Emek ve sermaye arasındaki çatışmayla yetiniyoruz, diğer rejimlerden farklı olmanın hazzını yaşıyoruz demektir.

Spinoza’nın rejim farkı ve doğa farkı kavramları üzerinden söyleyecek olursak komünizmi bir rejim farkına indirgemektir. Komünizm bir rejim farkı değil doğa farkıdır.

Ortadoğulu bir komünistin dediği gibi “Marksizm, ezilenlerden yana bilginin üretilmesi için belli koşullara teorik-politik bir müdahaledir. Koşullar değiştiğinde teorik araçlar da değiştirilir. Ezilenlerin koşulları değiştiğinde teorinin dili de değiştirilir; çünkü Marksizmin görevi bilgi toplamak değil ezilenleri devrim için harekete geçirmektir.”

 

[*] “Proleterya mevcut dünya düzeninin dağılışını ilân ettiğinde, yalnızca kendi varoluşunun sırrını bildiriyor; çünkü o, bu düzenin gerçek dağılışıdır.” [Marx]

[**] Bir yandan, şeyleri açıklayan bir teori ve öte yandan da teoriden aldığımız derslerin terbiye ettiği bir pratik yoktur. (Jacques Rancière)

Not: Siyasal devrimi, toplumsal devrimin koşulladığı bir durum olarak okursanız devrim için uygun yer ve zaman anlatısına hapsolursunuz. Lenin bu anlamıyla toplumsal devrime bir koşul olarak değil, düşünce düzlemi olarak bakmıştır. Lenin Ekim Devrimi’ni prematüre bulan Kautsky’nin diktatörlüğü bir “egemenlik biçimi” olarak okumasının hokkabazlık olduğunu söylemişti. Böylelikle Kautsky -‘üretici güçler’ tartışması adına- devrimci zoru reddediyor(iç savaşın üretici güçleri engelleyeceğini fikri), devrimin egemenliğin yeniden üretimi olduğunu söyleyerek proletarya diktatörlüğü fikrine mesafeleniyordu. Burada esasen Kautsky’nin durduğu yer üretici güçler tartışmasıdır. Siyasalı da üretici güçlere uygunluğu içinden okur Kautsky. Elbette bu yaklaşım devrime karşı sakınımlıdır. Marx’ta da sanıldığı gibi tartışma o kadar berrak değildir. Marx salt devletin feshi/ilgası ve demokrasinin fethi olarak proletarya diktatörlüğü tartışmasını değil, evvelinde -diğer yandan- devletin sönümlenmesi tartışmasını da yapmıştır. İktidarın fethi ve ilgası nasıl ki farklı tartışmalar ise, devletin ilgası ve sönümlenmesi de bambaşka içerim ve implikasyonları olan tartışmalardır. Demokrasiyi devlet biçimi olarak görmemek tek başına yeterli değildir. Sönümleme tartışması üretici güçlere yazgılıdır. Marx ilga demeden yani Fransa’da İç Savaş metnine varmadan önce sönümlenme tartışması içinden düşünmektedir. Lenin demokrasiyi devlet biçimi olarak düşünse bile Kautsky’nin politik olarak solundadır fakat bir dönemin Marx’ı ve Kautsky sönümlenme meselesinde aynı yerdedir. Maximilien Rubel, Daniel Guerin gibi isimler de paylaştığım bu görüşü destekleyici ifadelerde bulunmuşlardır.

Kaynakça

Étienne Balibar, Proleterya Diktatörlüğü Üzerine

Sylvain Lazarus, Lenin ve Parti, (1902-Kasım 1917)

Faisal Darraj, Marksizm Bugün Ne Anlam İfade Ediyor?

https://komunizminguncelligi.wordpress.com/2015/05/25/marksizm-bugun-ne-anlam-ifade-ediyor-faisal-darraj/

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s