Marksizm ve Avrupa-Merkezli Farklaşması(Diffusionism) – JM Blaut

timthumb

  1. Giriş

 

Marksizmin büyük ve eski marşı “Enternasyonel” şu sözlerle başlar: “Uyanın açlığa mahkûm edilenler / Uyanın yeryüzünün lanetlileri…” Bu marşın yazıldığı sıralarda, 1888 yılında, Marksistler, yeryüzünün lanetlilerinin büyük bir çoğunluğunun sefil bir yaşam sürdüğü ve açlıktan kıvrandığı uzak yerler hakkında çok az bilgiye sahiplerdi. Onlara Marks tarafından miras bırakılmış olan dünya modeline sımsıkı sarılıydılar: Tarihi gelişme, dünyanın Avrupa olarak adlandırılan kısmında kendiliğinden ortaya çıkar; dünyanın geri kalan bölümü ise gelişimin meyvelerini ancak dağılım sayesinde elde eder. Sosyal devrim, Avrupa toplumunda gerçekleşecek ve daha sonra dünyanın geri kalan bölümüne yayılarak her nerede yaşıyor olurlarsa olsunlar, yeryüzün lanetlilerinin tümünü bağımsız kılacaktı.

 

Günümüzde bu bakış açısını “Avrupa merkezli” ve “dağılımcı” olarak isimlendiriyoruz ve gerçekten de öyleydi. Aslında Marks’ın yaşadığı zamanlarda Avrupalı düşünürlerin hepsi de dünya tarihine ve coğrafyasına dair Avrupa merkezli–dağılımcı modeli benimsemişlerdi. Marks’ın elinde bulunan, dünyanın Avrupalı olmayan kısmı ile ilgili tanıklıklar çoğunlukla dağılımcı hareketin failleri ve temsilcileri tarafından yazılmış olan kitaplar ve dokümanlardan oluşuyordu: sömürgeci memurlar ya da misyonerler tarafından yazılmış olan gazete kayıtları, sömürgecilere ait ofis belgeleri, kitaplar vb. Ayrıca Marks’ın klasik tarzda bir Alman eğitimi görmüş olması ve sahip olduğu entelektüel donanımlar göz önünde tutulursa, onun, Avrupa’nın tüm dünya tarihi üzerindeki belirleyici rolü ile ilgili geleneksel tarihi kayıtları sorgulaması için ortada hiçbir neden olmadığı da görülecektir. Özetlemek gerekirse: Marks karşı karşıya kaldığı tüm asılsız seçkin doktrinleri sorgulamıştı fakat bu doktrinler bilmediği yerler ya da insanlar ile ilgili iseler bunu yapmamış veya yapamamıştı.

 

Fakat her ne kadar, Marks’tan Avrupa merkezli-dağılımcı modeli reddetmesinin beklenemezliği konusunda hemfikir olsak da, aynı gerekçenin, daha sonraki Marksistler için geçerli olamayacağını da kabul etmemiz gerekmektedir. Öyle ki, Marks’ın yaşadığı yüzyılın sonunda, Avrupa’da, Avrupalı dağılımcılığının, dünyanın Avrupalı olmayan kısmında etkin olmasının kaçınılmazlığını ve olağan bir gelişme olarak görülmesini sorgulamayı seçen birisi için, Avrupalı olmayan toplumların ve sömürgecilik karşıtı mücadelelerin (özellikle de Hindistan ve Hollanda Doğu Hint Adaları’nda gerçekleşmiş olan) doğası üzerine yeterince güvenilir bilgiye ulaşmanın nispeten daha kolay olduğu görülecektir. Yine de, birçok Marksist düşünür bunu yapmayı reddetmiştir. Bernstein, Bauer, Hilferding, Kautsky ve dönemin diğer başlıca düşünürlerinin eserlerinde, Avrupa toplumu hâlâ tarihsel gelişimlerin, geçmişin ve geleceğin yer tutacağı bir sahne, Avrupalı olmayan toplumlar ise Avrupa’dan yayılan gelişmelerin uygulayıcıları olarak görülmektedirler. Bu konuya ilişkin bakış açıları başlıca Avrupalı düşünürlerinkinden dikkat çekici bir farklılık barındırmamaktaydı.

 

  1. Avrupa Marksizmi

 

  1. Dünya Savaşı’na kadar, yalnızca birkaç Marksist düşünür, Avrupa-merkezli dağılımcı modelin ya da en azından onu meydana getiren başlıca bölümlerin geçerliliklerini sorgulama işine soyunmuşlardı. Luxemburg, kapitalizmin ayakta kalmasının, dünyanın Avrupalı olmayan kısmından getirilen zenginliklere bağlı olduğunu ileri sürmüştü; bu yüzden, bunun tersinin de geçerli olduğunu söyleyebileceğimiz gibi, Avrupalı olmayan dünyanın, Avrupa üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğunu da dikkate almak zorundaydık. (Bu makalede kullanılan “Avrupa” terimi ile Avrupa kıtası ve Avrupalıların yerleşmiş olduğu başka bölgeler, özellikle de Anglo-Amerika kastedilmektedir.) Lenin, bu tartışmayı dikkate değer derecede ileriye taşımıştı. Luxemburg’dan farklı olarak, sömürgelerin ve egemenlik altına alınmış diğer bölgelerin başarılı özgürlük mücadeleleri vereceklerini ve böylece Avrupalıların, Avrupalı olmayan toplumları politik yönden denetlemeleri ve onlar üzerinde ekonomik üstünlük kazanmalarını sağlayan dağılımcı süreci geri döndürebileceklerini iddia etmişti.

 

I.Dünya Savaşı’ndan beri, Avrupa-merkezci dağılımcılık konusuna dair esas itibarıyla iki Marksist düşünce okulu var olagelmiştir. Bunlardan birisini Avrupa-Marksizmi olarak adlandıracağım; çünkü bu düşünce okulu, geçmişte ve günümüzde Avrupa’nın merkez alınmasının, tarihsel gelişme içerisinde her zaman için Avrupa’nın öncelikli olmasının gerekliliğine işaret ederek Avrupa’nın, dünyanın Avrupalı olmayan kısımları etkilemesinin doğal ve arzu edilir bir gelişme olduğunu beyan eder. Dağılımcı olmayan ya da tekdüzeci Marksizm şeklinde adlandırılabilecek olan muhalif düşünce okulu ise genel olarak bu savları reddetme tutumu içerisindedir. Tüm bunlara ek olarak, buradaki farklılığın politik sahada varlık gösteren bir olgu olduğu söylenemez; öyle ki, bu meseleye ilişkin olarak geliştirilmiş olan her iki düşüncenin de komünist ve evrimsel sosyalist takipçileri olabilir. Bir düşünce okulu, Avrupa merkezli dağılımcığın geleneksel Avrupalı doktrinini sorgularken diğeri onu onaylar. Dünyanın Avrupalı olmayan kısımlarında yaşamakta olan birçok Marksist düşünür – günümüzde üçüncü dünya olarak adlandırılıyor – bu doktrini sorgulama ve ona karşı çıkma eğilimindedir ve günümüzde Avrupalı toplumlarda yaşayan birçok Marksist ise şu ya da bu şekilde Avrupa Marksizmini benimsemiştir. Marks’ın kendisi Avrupa Marksisti değildi: alternatif bir dünya modeline dair yüksek bir bilince sahip olduğunu ortaya çıkaran ifadeleri vardı ve eğer öyle olsaydı böyle bir yaklaşıma sahip olamazdı.

 

  1. Avrupa-Merkezli Dağılımcılık

 

Tartışmanın bu noktasında durup iki yüzyıl süresince gelişme süresinde geçirdiği aşamaları da dikkate alarak Avrupa merkezli dağılımcılık doktrinini incelemenin görüşlerin daha iyi anlaşılması açısından faydalı olacağını düşünüyorum. Söz konusu doktrinin kökenleri, Avrupalıların yaşadıkları bölgeleri fethettikleri ve sömürdükleri Avrupalı olmayan toplumlar ile bağıntılı olarak kendileri hakkında teoriler üretmeye başladıkları zamanlara, 16. yüzyıla dayanır. Nihayet Napolyon döneminden sonra, sömürgecilik hareketinin şiddetlendiği ve Avrupalıların fethettikleri ya da fethetmeyi planladıkları bölgeler hakkında önemli bilgiler edinmeye başladıkları zamanlarda bu doktrinin geçerliliği, bir teoriye ya da daha uygun bir deyimle dünya modeline kaynaklık edecek şekilde katileşmiştir. 19. yüzyılda kabul edilen bu model şu savlar üzerine kurulmuştur: (1) Avrupa’nın kalkınması ve gelişmesi, onun doğasına uygun olarak kendiliğinden ortaya çıkan bir durumdur; (2) Avrupalı olmayan toplumlar doğaları gereği durağanlık içerisinde bulunur ve geleneksel bir yapıya sahip olurlar; (3) Avrupa’nın ortaya koyduğu gelişmenin başlıca nedeni, onu oluşturan toplumun, insanları, teknolojik ve sosyal keşiflerde bulunmaya, yaşam adına yenilikler getirmeye sevk eden bir çeşit rasyonelliğe, bazı entelektüel ve ruhani yeteneklere sahip olmasıdır; (4) Avrupalı olmayan toplumların gelişme göstermemesinin başlıca nedeni rasyonel niteliklerden yoksun olmalarıdır; (5) Avrupa’nın üstün konumda olmasının ikinci nedeni onun daha üstün çevre koşullarına sahip olmasıdır; (6) Avrupalı olmayan toplumların gösterecekleri gelişme doğal olarak yeni düşünceler, inançlar, ticari mallar, yerleşimciler ve sömürgesel baskıdan meydana gelen Avrupa kaynaklı dağılımları kabul etmesi ile mümkün olacaktır; (7) Avrupalı olmayan toplumlar, kısmen de olsa bu hediyelerin karşılığında ödeme yapmak adına doğal olarak gelişen bir süreç içerisinde Avrupa’yı ham materyaller, çiftlik ürünleri, emek ve sanat ürünleri ile donatacaklardır. Bu yüzden:Avrupa ve Avrupa olmayan (ya da çekirdek ve onun çevresi) ile uygarlaştırıcı karakterlerden dışarıya doğru hareket içerisinde bulunan bir dağılım ve bunun karşısında yer alan değer dağılımı şeklinde belirecek olan bu ikisi arasındaki ilişki, iki dünya sektörü imgesi olarak karşımıza çıkarlar.

 

Avrupa merkezli dağılımcı dünya modeli, Avrupalıların tüm diğer toplumlardan daha üstün bir konuma sahip olmasının nedenlerine ve Avrupalı olmayan toplumların yaşadığı bölgeleri fethetme ya da sömürme eylemlerinin gerçekleşmesi beklenen uygun adımlar olarak kabul edilmelerinin gerekliliğine dair açıklamalar getirmişti. Kısacası bu model, sömürgeleştirme hareketini mantıksal bir çerçeve içerisine oturtma işlevini görmüştü; onun Avrupa düşünce dünyasındaki hegemonyası, sömürgeciliğin Avrupalılar (ya da daha doğrusu Avrupa’nın elitleri) için ne denli büyük bir öneme sahip olduğunu ileri süren bir düşünce ile açıklanabilirdi. Böylelikle bu model, Avrupa’nın doğası ve arihi kadar dünyanın geri kalan bölgelerine ilişkin olarak öne sürülmüş olan, söz konusu dönemde ortaya atılmış birçok önemli sosyal teorinin temellerini oluşturur. Dünya tarihi Avrupa tarihi demekti; gelişimi vaad eden dağılımlar içeriye doğru değil dışarıya doğru bir hareket içerisinde bulunduğundan ve Avrupalı olmayan toplumların dünyası durağan, yaratıcılıktan yoksun ve tarih dışı olduklarından dolayı Avrupa tarihinin daha önceki dönemlerine özgü bir durumu açıklamak için dışarıdaki dünyaya değil Avrupa tarihinin çok daha önceki dönemlerine bakılırdı (Bunu “tünel sistemine uyarlanmış tarihçilik” olarak adlandırıyorum). 19. Yüzyılda yaşamış olan tüm Avrupalı düşünürler, bu dünya modeline özgü biçimlerden birini ya da diğerini kabul etmiş gibi görünüyorlar. Marks da Avrupalı olmayan toplumların yaşadığı dünyanın gelişmişliğine ya da tarihsel gerçekliklerine dair bir tanıklığa sahip olmadığında dolayı, elinde olmadan bunu yapmış bulunuyor.

 

Günümüzde bu doktrinin terk edildiğini söylemek çok zor, bunun yerine değiştirilmiş ve yumuşatılmış bir doktrin olarak karşımıza çıkıyor çoğunlukla. II. Dünya Savaşı’ndan sonra, onun, bir modernleşme teorisi modeli olduğu edildi. Avrupa’nın tarihi gelişimi hâlâ kendi şahsına münhasırdır. Avrupalı olmayanlar ise bir bakıma, her ne kadar Avrupa’dan daha yavaş bir tempoda olsalar da onu oluşturan bölümlerin belirli zamanlarda gelişmesi, teknolojik ve sosyal vyönden ilerlemesi ile tarihsel olabilirler. Tarihi gelişme içerisinde kaydedilen tüm olağanüstü aşamalar da yine Avrupa’da yaşanmışlardır.

 

Bugün, Avrupalı olmayan bölgelerin gelişebilmesinin tek yolu, modern Avrupa’nın sermaye, teknoloji ve sosyal değer dağılımlarını kabul ederek, ekonomilerini Avrupalı şirketlere entegre ederek ve üzerlerinde gayri resmi bir politik hakimiyetin kurulmasını kabul ederek daha önceden Avrupa’nın bizzat kendisinin izlemiş olduğu,  kapitalizme varan ve kapitalizmi içeren rotayı takip etmektir.

 

Avrupa merkezci yayılım doktirini, şu anda her zamankinden çok daha önemli bir yere sahip; çünkü artık politik bağımsızlığa erişmiş olan Avrupa dışında yaşamlarını sürdüren toplumları, onları yoksulluktan kurtaracak olan gelişmeyi ortaya koyma yolunun, Avrupa yayılımcılığını ve egemenliğini kabul etmek olduğuna ikna etmek zorundadır.

 

  1. Eski Toplum

 

Bu bölümde, günümüzde Marksizm içerisinde önemli bir yere sahip olan bazı Avrupa merkezli ve dağılımcı teorileri tanımlayarak, onlara eleştiriler getireceğim. Kısa bir makale yazmayı amaçladığımdan dolayı, tanımlamalarım ve eleştirilerim özetler halinde ve bir şekilde de şematik olacaklardır. Diğer yazılarımda bu teorilerden bazılarını ele almış bulunuyorum; mahcubiyet duymadan, uygun gördüğüm yerlerde bu yazılarımdan alıntılar yapacağımı da eklemeliyim. Odak noktam, Avrupa Marksizmi tarih teorileri ve Avrupa ile Avrupa olmayan arasında gelişen modern ilişkileri konu edinen Avrupa Marksizmi teorileri olacaktır.

 

Geleneksel Marksizmin yapıtaşlarından birisi, tarihin, her biri belirli bir üretim tarzı ile ilişkilendirilmiş birçok aşamalar dizisi olarak ilerlediği düşüncesidir. İlkel komünizm sınıf toplumunun oluşmasına yol vermiştir. Sınıf toplumunun gelişimindeki ilk evre köle toplumu ya da köle çalıştırılarak sürdürülen üretim tarzıydı. Daha sonra feodalizm, feodal üretim tarzı ortaya çıktı. Bunun sonrasında ise kapitalizm ve kapitalist üretim tarzı varlık gösterdi. Gelecek, toplumlaştırılmış bir üretim tarzının ortaya çıkmasına ve sınıf toplumunun yok edilmesine tanık olacak. Marks, tıpkı 19. yüzyılın ortalarında yaşam sürmüş olan ve kendisi gibi iyi eğitim almış diğer Avrupalılar gibi eski Yunanistan ve Roma’nın ilk gerçek sınıf toplumları olduklarına ve bunların temellerinin köle işçiliği ile atılmış olduğuna inanıyordu. Bu yüzden sınıf toplumu Avrupa’da ortaya çıkmıştı. Sınıflı toplumun kökenleri dikkatimizi evrimsel gelişimin kökenlerine yöneltmemiz gerektiğine işaret ediyordu: diğer sınıf toplumu öncesi ya da sınıf toplumu olmayan toplumlar ve muhtemelen de eski barbar uygarlıklar modernite yönünde gelişim gösterme eğilimi içerisinde değillerdi. Bu yüzden, Marks’a göre                   otonom sosyal gelişme, Avrupalıların ortaya koydukları bir yenilikti. Bu elbette ki Avrupa merkezci yayılımcılığın savlarından birisiydi: Avrupa’nın merkezinde otonom bir gelişme; Avrupa olmayan dış cephenin böyle bir gelişmeden yoksun olması durumu.

 

Greklerin bir şekilde gelişimi icat ettiklerine dair inanç, aşağı yukarı olarak 20. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa düşüncesi içerisinde yaygın olarak görüldü. Bugün artık, klasik eski Yunanistan ile aynı zamanlarda varlık gösteren diğer uygarlıkların da gelişmiş olduklarını ve ortaya koydukları gelişimi sürdürme faaliyeti içerisinde bulunduklarını biliyoruz. Eski Yunanistan’ın, tarih sahnesinde, ana kuvvet statüsüne yükseltilmesinin, en azından kısmen de olsa ırkçılığın ve anti-semitizmin bir sonucu olduğunu tahmin edebiliyoruz. Fakat birçok Avrupa Marksisti yeni bulguları ya reddetme ya da görmezden gelme tutumu içerisine girerek bu konuya dair olarak ortaya konmuş, Marks tarafından kabul edilen fakat modern akademisyenler tarafından yanlış olarak değerlendirilen Avrupa merkezli teorileri savunmaya devam ediyor. Bunlardan birisi köle çalıştırılarak sürdürülen üretim tarzının sınıf toplumunun ve sınıf çatışmasının başlangıcı olduğu düşüncesinden yola çıkıyor ve daha sonra da köle çalıştırılarak sürdürülen üretim tarzının antik çağlarda yalnızca eski Yunanistan ve Roma’da görüldüğünü kabul etmek suretiyle devamını getiriyor. Başka bir tanesi ise Asya tipi üretim tarzı teorisi ve bununla bağlantılı olan Oryantal Despotizm teorisinden yola çıkıyor.

 

Her ikisine ilişkin olarak birkaç açıklamada bulunmak istiyorum. Marksistler, sınıf çatışmasının tarihte yer alan “özellikle belirgin ve bilindik olan” motor gücü ya da “belirsiz bir” motor gücü olduğunu öne süren Marksist önermenin takipçisi olmaya son vermeden de Greko-Romenlerdeki kölelik sisteminin sınıf çatışmasını başlatmış olduğunu öne süren teoriyi kabul etmeyi reddedebilirler. Birileri (bazı Marksistlerin yaptığı gibi) “antik” üretim biçiminden söz edebilir ve kölelik ile ücretli işçiliğin her ikisininin de (o zamanlarda oldukça bol bulunan), onun sömürüye dayalı kökenlerini teşkil etmesine izin verebilir.

 

 

Fakat Greko-Romenlerdeki kölelik sistemine dayalı üretim biçiminin (deyim yerindeyse) tarihin ilk hareket motoru olduğu düşüncesinin Avrupa-Marksizminde hâlâ yaygın bir şekilde kabul gördüğü bilinmektedir. (Örneğin bknz. Anderson 1974; Padgug 1974; Manfred 1974; de Ste Croix 1981; Godelier 1981; Milonakis 1993-1994.) Yine de, kölelerden ve ücretli işçilerden oluşan bazı bileşimlerin, klasik eski Yunan ve Roma ile eşzamanlı olarak varlık gösteren, Han Çin’i ya da Maurya Hindistan’ını da dahil edebileceğimiz birçok uygarlığın karakteristik özelliği olarak belirdiğini biliyoruz. (bknz. örneğin Evlin 1973; Habib 1969). Aynı zamanda, köleliğin, yalnızca çok özel şartlar altında gerçekleşmiş olan, bizzat kendisi çiftçi olmayan kişinin tarım alanında emek vermesi durumunu örnekleyecek en önemli işçilik biçimi olduğunu da biliyoruz. Eski Yunanistan ve Roma’da her zaman için, köle iş gücünün ana kaynağı, hükümlülerin esir edilmeleri ve diğerleri tarafından esir edilen kölelerin satılması şeklinde yaşanan zincirleme süreçler olmuştur (Finley 1981; Woods 1988). Elbette bunun yalnızca, Atina İmparatorluğunda kısa sürmüş iki dönem içerisinde, askeri alanda zaferler kazanılması ya da oldukça güçlü bir ticaret ekonomisine sahip olunması ile ortaya çıkan koşullar altında yaşanması mümkün olabilmişti. Bu yüzden, söz konusu durumu, tarihsel alanda öneme sahip bir oluşum ya da üretim biçimi olarak düşünmek oldukça zor: kölelerin tutsak edilmeleri ve alınıp satılmaları gibi faaliyetlere duyulan ihtiyaç, antik zamanlarda köleliğe ilişkin uygulamaların hiçbir zaman uzun süreli bir dinginlik içerisinde bulunmadığına ve köle kullanıma dayalı antik üretim biçiminin, bir toplum içerisinde yaşanan sosyal evrim teorisi açısından değil de fetihlerde bulunma ve dış ticaret açısından değerlendirilerek açıklanmak zorunda olduğuna işaret etmektedir. Aynı zamanda, köle işçiliğinin baskın bir sömürü biçimi olarak görüldüğü coğrafik alanın oldukça sınırlı olduğu da söylenebilir. Belki de Atina İmparatorluğundaki kölelik düzeninin bir benzerine, Han İmparatorluğunun sınırları içerisinde yer alan, onun kapsadığı bölgelerle kıyaslanabilecek kadar geniş ve yüksek düzey gelişim göstermiş bölgelerde de rastlanabilirdi. Ve son olarak Habib’in de öne sürdüğü (1969) gibi antik Hindistan’da da köle kullanımına dayalı bir üretim biçimine benzer bir durum yaşanmış fakat bu durum – klasik Marksist dizimini tersine çevirerek – esasında feodal biçim olarak adlandırılabilecek süreçten öncesinde değil sonrasında varlık göstermiştir. Her durumda, Akdenizli Avrupa’daki kölelik düzeninin gelişimin fideliği olduğu teorisi yanlış ve elbette ki Avrupa merkezlidir.

 

Marks’ın yaşadığı zamanlarda, Avrupa’nın bütün bir tarih boyunca eşsiz bir gelişim sergilemiş olduğu düşüncesi, o zamanlar oldukça yaygın bir şekilde kabul gören Oryantal despotizm teorisi ile bağlantılıydı. Bu teori, Avrupalı olmayan uygarlıkların hiçbir zaman bağımsızlık düşüncesi ve deneyimi ile karşılaşmamış olduklarını savunmaktaydı. Bu uygarlıklar yaradılışları gereği despotik bir yapıya sahiptiler. En çok yaygın olan açıklama, yalnızca Hristiyanların gerçekten bağımsız olabileceklerini savunan bir inanç ile saf ırkçılığın bir birleşimi olarak ortaya çıkmıştı. Marks (ve elbette ki Engels), Asya uygarlıklarının tipik tarihi aşamalardan dizisini izleyerek bir gelişim ortaya koymamalarının, (onların düşüncesine göre) özlerinde sınıf öncesi koşulları muhafaza etmelerinin ve durağan (bu konu hakkında daha derin bir tartışma için bknz. Blaut 1993)  olmalarının nedenini ortaya koyabilmek için bu konular üzerine çok düşünmüştü. O zamanın birçok düşünür gibi onlar da bu durumu, tarih boyunca açık bir şekilde Asya’da hüküm sürdüğü görülen despotizm ile ilişkilendirerek açıkladılar. Fakat onlar ırkçı değillerdi ve bu despotizmi, doğa ile ilgili koşulları göz önünde bulundurarak açıklamaya çalıştılar. Bir şekilde tereddütlü bir tutum içerisinde bunun sebebinin Asya’yı karakterize eden (düşüncelerine göre) kurak iklimin ve bu yüzden de toprakları sulama ihtiyacının olduğunu öne sürdüler (Marks ve Engels 1975: 75-80). Büyük sulama sistemlerinde, kanalları olduğu gibi muhafaza etme, suyu dağıtma ve bunun gibi işlemlerin doğru bir şekilde uygulanması despot bir yönetimi gerektirmekteydi. Bu yüzden bu uygarlıkların, köylülerden meydana gelen sınıf öncesi topluluktan meydana gelmeleri ve liderliğini despotik bir şekilde ortaya koyan fakat bunu yaparken insanları sömürmeyen bir yönetici sınıfına – bunun tam olarak günümüzde toplumun üst sınıfı olarak tanımlanan kesime denk düştüğü söylenemez – sahip olmalarıyla, diğerlerinden farklı özelliklere sahip Asya tipi üretim biçimi ile donatılmış oldukları görülüyordu. Bunun sonucu olarak sınıf çatışması çıkmıyor, yalnızca önemsiz gelişmeler yaşanıyor ya da hiç gelişme yaşanmıyordu. Fakat aslında Asya’nın büyük bir kısmı kurak değildi. Onun kapsadığı alanın içerisinde yer alan bölgelerin büyük bir çoğunluğunda, sulama işlemi hayatın akışı içerisinde önemli bir yer tutuyor sayılmazdı ve önem arz ettiği yerlerde ise (pirinç yetiştirilen alanlar) kanal sistemleri genellikle yerel ya da küçük çaplı oluyorlardı. Batı Asya’da rastlanabilecek olan Marks’ın ve Engels’in hesaba kattıkları türden büyük çaplı sulama sistemleri söz konusu olduğunda bir birliktelik oluşturmuş sınıf toplumunun varlığı tıpkı Avrupa’da olduğu gibi oldukça eski zamanlara dayanıyordu ve sulama sistemlerinin gelişmesi için yönetici sınıfın halka baskıda bulunduğu söylenebileceği gibi bun tam tersi de geçerli olabilirdi. Asya üretim biçimi teorisi yalnızca kötü bir tarihsel coğrafyadır. Fakat birçok Avrupa Marksisti tarafından daha ileri aşamalara taşınmaya devam ettirilmiştir (bknz. örneğin Godelier 1969; Bailey ve Llobera 1981; LaCoste 1969; Melotti 1977; aynı zamanda bknz. eski Marksist Karl Wittfogel tarafından yazılmış olan Oriental Despotism). Bu teori, Avrupa Marksist tarihin en temel esaslarından birisini teşkil eder çünkü gelişimin yalnızca Avrupa’da görülebilecek doğal bir gelişme olduğunu iddia eden Avrupa merkezli dağılımcı savı desteklemektedir.

 

  1. Kapitalizmin Yükselişi

 

Marks’a göre, köle kullanımına dayalı olarak sürdürülen üretim biçimi ya da antik üretim biçimi, feodal üretim biçiminin, feodalizmin yolunu açmıştır. Marks, feodal üretim biçiminin kesinlikle Avrupalılara ait bir olgu olduğuna derinden inanıyordu (Marks, 1972). Artık bu savın savunulabilirliği yok. Birkaç başka bölgede de (Japonya, Çin, Türkiye vs.) şu ya da bu zamanda mutlak olarak feodal toplumların varlık göstermiş oldukları biliniyor. Serliğin, malikâneye bağlı köleliğin ve aslında, Marksistlerin feodal üretim biçimini ortaya koyduklarını düşündükleri üretim faaliyetinin karakteristik özelliklerinin tümünün, Asya’da ve Afrika’da varlık gösteren birçok topluluğun yaşamlarında da yer tutmuş oldukları ve hatta bu özelliklerden bazılarına, Kolomb’un Amerika’yı keşfinden önceki dönemde şu anda Meksika’yı ve Orta Amerika’yı kapsayan bölgelerde de rastlanabildiği bilinmektedir. (Blaut 1993). Amin (1985) ve diğerleri, artık daha geniş kapsamlı bir kavram olan, ortaçağa ait birçok topluluğun ya da ortaçağ özelliklerini en çok barındıran toplulukların karakteristik özelliği olarak düşündükleri haraca dayalı üretim biçiminden söz ediyorlardı; Avrupa feodalizmi, yalnızca, haraca dayalı üretim biçiminin bölgesel olarak değişikliğe uğramış bir şekliydi. Yeni kanıtlara ve yeni teorilere rağmen, birçok Avrupa Marksisti, hâlâ feodal üretim biçiminin yalnızca Avrupa’ya özgü olduğu düşüncesine sadık kalmaktadır (Laclau, 1977, oldukça doğal bir şekilde bunun Amerikalıların yaşamına da nüfuz ettiğini öne sürmüştür). (Bazıları haraca dayalı üretim biçimi düşüncesini kabul etmişler fakat bu üretim biçiminin,

kira alma ve sömürü eylemlerine dayalı olan, Avrupalıları temsil eden gelişimci yapı ile vergilendirmeye dayalı olan fakat gelişim vaad etmeyen Avrupalı olmayan yapı olarak iki şekilde ortaya konabileceğini iddia etmişlerdir: bknz. Wickham 1988.) Avrupa Marksistleri, bu savı, Avrupa Marksist teorinin en önemli dayanağı kabul ediyorlardı ki kapitalizm yalnızca feodalizmden ortaya çıkmış olacağından dolayı ve feodalizm yalnızca Avrupa’da görülen bir sistem olduğundan dolayı kapitalizm başka hiçbir yerde ortaya çıkamazdı. Bu noktada dikkatimizi, son derece büyük bir öneme sahip olan bu teoriye yöneltmemiz gerektiğini düşünüyorum.

 

Avrupa merkezci dağılımcılığın doğurup geliştirdiği temel inançlardan birisi, tünel şeklinde tarih olarak adlandırdığım olgudur ve bu olgu da, Avrupa içerisine dışarıdan bir yerden gelerek bir gelişmenin ortaya çıkmasında etkin rol oynayan kuvvetleri yok saymak suretiyle  Avrupa tarihine dair gerçekliklerin yalnızca Avrupa’nın daha önceki zamanlarına ait gerçeklikler üzerinden anlatılabileceği varsayımına dayanır. Marks, bu varsayımın gerçekliğine inanıyordu. Ve bu zamana kadar, birçok Marksist tarihçi de bunun gerçekliğini kabul etme eğiliminde bulunmuştu ya da en azından, “feodalizmden kapitalizme geçiş” olarak bilinen problem hususunda bu varsayımı onaylıyorlardı. Avrupa Marksistleri 1960’lı yıllardan önce, Avrupa’nın sahip olduğu birikimin kaynağı, Avrupa’nın içerisinde gelişen sosyal değişimi yönlendiren bir güç, teknoloji ve diğer değişim etkenlerinin Avrupa’nın içerisine nüfuz etmesini sağlayan bir kanal olarak yaşamlarına etki eden sömürgeciliğin önemi hakkında bir bilgiye sahip değillerdi. Lenin ve onun zamanında yaşamış olan diğer tarihi kişiliklerden kimileri, sömürgeciliğin modern kapitalizm açısından sahip olduğu önemi analiz etmişlerdi fakat Avrupalı olmayan toplumların, Avrupa’nın erken dönem tarihi için taşıdığı önem, yalnızca birkaç Avrupalı olmayan araştırmacının ortaya koyduğu çalışmalar ile anlatılmaya başlandı. Bu araştırmacıları düşündüğümüzde, özellikle aklımızda bulundurmamız gereken kişiler James (1936, 1970) ve Williams (1944) olacaktır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra, genel olarak, Marksist ve Marksist olmayan, Avrupalı olan ve Avrupalı olmayan tarihçilerin tümü tarafınca Asya, Afrika ve Latin Amerika tarihlerine dair yürütülen çalışmalar ivme kazandı ve bu durum da beraberinde, bizleri, 1492 yılından sonra bu bölgelerin Avrupa üzerindeki etkilerini kavramamızı sağlayacak yeni bilgilere ulaştırdı (Blaut 1993). 1950’li ve 1960’lı yılların başlarında, kapitalizme geçiş sorunu ile ilgili meşhur bir tartışma ortaya çıktı (Hilton 1976); ironik bir şekilde katılımcıların hiçbirisinin de o zamana ait olan Avrupa’nın dışı yeni tanıklıklardan gerçekten haberdar oldukları söylenemezdi. Ve böylece, bu konu ile ilgili olarak sürdürülen tartışma, her ne kadar birkaç tartışmacı (Hobsbawm, Sweezy, Dobb), Avrupalı olmayan feodalizm hakkında bulguların ortaya çıkmaya başladığı ve belki de, bunun dönüşüm problemini yeniden düşünmeyi gerektirdiği şeklinde yorumlarda bulunmuş olsa(lar) da, temelde kapitalizmin yükselişinin öncelikli olarak kırsal yerlerde etkin olan Avrupa güçlerinin mi yoksa kentlerde etkin olan ticari Avrupa güçlerinin mi faaliyetleri sonucu olarak ortaya çıktığı sorusuna cevap aramaktan öteye gidemedi. Bunlardan hiçbirisi Avrupa Marksizmi olarak tanımlanmamalı: bu yalnızca geçerli bilgiden yoksun olma durumuydu.

 

Fakat 1970’li yılların ortalarından sonra, Avrupa olmayan bölgeler ile bu bölgelerin kapitalizmin yükselişi açısından önemine ilişkin olarak o kadar çok bulgu bulunmaktaydı ki, Avrupa’da yaşanan kapitalizmin yükselişi gelişmesinden ve bundan daha sonraki zamanlarda yer tutan endüstriyel devrimden yalnızca ortaçağa özgü Avrupa toplumunun sorumlu olduğunu iddia eden herhangi bir tünel biçimli tarihsel teori Avrupa Marksizmi olarak sınıflandırılmalıdır. Bunun benzeri birçok teori ortaya atılmıştır. Ve bu teorilerden en ikna edici olanı Robert Brenner tarafından öne sürülmüştür (bknz. Aston and Philpin, eds., 1985, Brenner’ın bu konu üzerine yazmış olduğu makalelerden ve diğerleri tarafından ortaya konmuş çeşitli yorumlardan oluşan bir derleme; aynı zamanda bknz. Blaut’un 1993, 1994 yıllarında Brenner’ın teorisini eleştirel olarak ele aldığı tartışma yazıları). Brenner, Ortaçağ’a özgü feodalizmden kapitalizme geçiş konusunu, 200 sayfalık bir metin içerisinde, kendi teorisini ortaya atarken göz önünde bulundurduğu zamanlamaya göre kapitalizmin yükselişinden çok daha sonraki dönemlerde, 17. Yüzyılın ortalarından daha önceki zamanlarda Avrupa dışında varlık gösteren toplumlara ilişkin bir tek ifadeye bir kere bile yer vermeden kuramlaştırmıştır. İngiltere’deki çiftçilerin feodal arazi sahiplerine karşı verdikleri sınıf mücadelesinde başarısızlığa uğradıklarını ve bunun da, arazi kiralayıp arazi sahibi olmayan köylüleri ücretle çalıştırarak ilk gerçek kapitalistler olarak adlandıracağımız kimliklere bürünen geniş çaplı kiracı çiftçiler sınıfının yükselişine neden olduğunu öne sürüyordu. Bu yüzden kapitalizm İngiltere’nin kırlık bölgelerinde ortaya çıktı (kasabalarda ya da Avrupa’nın diğer bölgelerinde, Avrupa sınırları içerisinde bulunmayan yerlerde değil). Brenner’in öne sürdüğü teorinin en can alıcı tarafı, kapitalizmin yükselişinin yalnızca Avrupa’nın içerisinde yaşanabilecek bir süreç olarak katı sınırlar içerisine hapsedilemeyeceğini, onun aslında dünya çapında yaşanan bir süreç olduğunu öne sürerek Avrupa Marksizmine karşı çıkanların bakış açılarının geçersizliğini duyurmak için kullanmış olmasıyla öne çıkıyordu. Brenner açık bir şekilde, Avrupalı olmayan toplumların tarihsel açıdan bir değere sahip olmamalarının “Üçüncü Dünyacılık” görüşünün yanlış olduğunu ve Avrupa’nın bugün bile hâlâ sosyal değişimin merkezi kabul edilmesi gerektiğini dile getirmişti (bknz. Brenner 1977; buna benzer bir çıkarım için bknz. Godelier 1969). Diğer Avrupa-Marksistler tarafından geliştirilmiş bu konuya ilişkin öteki tünel biçimine sahip tarih teorileri, hemen onların peşi sıra tartışma sahasına girerek karşı görüşlerini savunan Amin (1976, 1988) ve yazarın da (Blaut 1991, 1992, 1993) dahil olduğu diğer teorisyenler tarafından eleştirilmişlerdir.

 

Avrupa Marksizmi, üretim biçimleri, ekonomi ve buna benzer konulardan başka kültürel boyutları ele alan tarihsel teoriler ortaya atmıştır. Burada, bu teori gruplarının ikisi hakkında bazı açıklamalarda bulunmanın gerekliliğini hissediyorum. Avrupalıların tarih içerisinde eşsiz bir rasyonelliğe sahip olduğu düşüncesi ve ulusalcılık ya da milli mesele ile ilgili olarak kuramlaştırılmış teoriler. Bunlardan birincisi hemen bir çırpıda bir kenara atabileceğimiz bir teoridir çünkü, Avrupa Marksizminin muhafazakâr tarih yazıcılığının karakteristik özelliğini oldukça az düzeyde yansıttığı gibi Avrupa Marksizmini niteler durumda olması çok daha az düşük seviyelerde gerçekleşen bir durumdur. Tarihsel düşüncenin geneline hâkim olan anlayış içerisinde, Avrupalıların, tüm tarih boyunca ya da tarihin büyük bir bölümünde, onları diğer toplumlardan daha çok yaratıcı, yenilikçi ve ilerici vs. olmaya sürükleyen diğer toplumların özelliği olmaktan çok Avrupalıların sahip olduğu eşsiz bir nitelik olan rasyonelliğe vurgu yapan Weber’in teorisine dikkate değer derecede önem verildiğini görüyoruz (bknz. örneğin Jones 1981; Mann 1986; Landes 1998). Marks’ın çalışmalarına bu bakış açısına rastlanamazdı ve günümüzde Marksistlerin bu düşünceyi benimsemiş olmaları çok daha nadiren karşılaşılan bir durumdur. Brenner, doğumu orta çağın son dönemlerine rastlayan kapitalizmin bir şekilde, hızlı ve süreğen bir teknolojik gelişimi ortaya çıkaracak türden yeni bir düşünce tarzını ortaya koyduğunu savunarak bu bakış açısına ait tavırlardan birisini geliştirme yoluna gider (bknz. Aston and Philpin, eds. 1985; Warren 1980; eleştiri için bknz. Blaut 1944). Brenner, bunu Marks’ın, kapitalizmin her zaman için teknolojide gelişeceği görüşünden çıkarsamıştır (fakat Marks bu görüşü ortaya atarken modern endüstriyel kapitalizmi düşünüyordu, ortaçağa özgü kırsal ekonominin geç dönemlerini değil). Avrupalıların Avrupalı olmayan toplumlardan çok daha rasyonel oldukları için tarih sahnesinde zafer kazanmış odluğuna inanan diğer Marksistlere Melotti (1977) ve Smith’i de (1922) dahil edebiliriz.

 

  1. Ulusçuluk Meselesi

Marksist teorisyenler, aşikâr nedenlerden dolayı ulusların oluşumuna ve ulus… açıklama getirme hususuna büyük bir önem vermişlerdir: ulusçuluk meselesi (Blaut 1987). Marksistlerin ve başlıca düşünürlerin arasında ilk modern ulus devletlerin Britanya ve Fransa olduğu ve onların ortaya çıkmalarının kapitalizmin 17. ve 18. yüzyıllarda kazandığı politik zafer ile bir bağı olduğu konusuna dair bir fikir birliği doğmuştur. 1840’lı yıllardan beri Marksistler, yeni ulus-devletler oluşturmak için verilen mücadelelere nasıl ve ne zaman katılacaklarına karar verme ve anlama konusu ile meşgul olmuşlardır. Bunun bir sonucu olarak birçok Marksist ulusçuluk teorisi formüle edilmiştir; bunlardan bazıları muhafazakâr teoriler ile çok büyük bir benzerlik taşımaktadırlar, diğerleri ise onlardan çok büyük farklılıklar barındırmaktadırlar. Bu teoriler, iki ayrı set şeklinde sınıflandırılabilirler: her ne kadar genellikle (barışçıl ya da vahşi) kapitalizm dağılımları ile ilişki içerisinde bulunsalar da, ulusal hareketleri öncelikli olarak bağımsız düzenler olarak ele alan teoriler ve ulusalcılığın kendisini, bu olgunun, kuzeybatı Avrupa’da bulunan asli evinden dışarıya dağılmış olan Avrupalı bir olgu olarak değerlendiren teoriler. Ağırlıklı olarak Avrupa’daki ulusalcılık meselesi ile meşgul olan klasik Marksist bakış açısının, genelde dağılımcı olmayan bir karaktere sahip bağımsız düzenlemeler olarak ortaya çıktığı göze çarpmaktadır (bknz., örneğin, Engels 1974). Marks ve Engels, yükselen kapitalizmin, yerel burjuvazileri, kendi devletleri için mücadele etmenin (bazı durumlarda mantıklı bir gelişme olarak fakat bazılarında ise yersiz bir şekilde) gerekliliğine inandırdığını iddia etmişler ve aynı zamanda da etnik grupların doğal bir şekilde kendilerine ait bir devlete sahip olma eğiliminde olduklarını (yine bazen mantıklı ve diğer zamanlarda ise yersiz bir kararı uygulamaya koymak üzere) düşünerek Alman ya da Hegel doktrininin küçük bir kısmını kabul etmişlerdir. Kendine ulusal meseleyi konu edinmiş önemli ve etkili dağılımcı olmayan teori Lenin tarafından 1914-23 yıllarına kapsayan bir dönem içerisinde formüle edilmişti. Büyük kapitalist devletlerin, devletleri ve sömürgeleri içerisinde bulunan etnik gruplara baskı uyguladıklarını (Rusya’da olduğu gibi), çünkü bunun birikim elde etmek için zorunlu olarak yapılması gereken bir eylem olduğunu iddia etmişti. Yalnızca yerel oluşumlar olarak varlık gösteren burjuvalar “yükselmek” için bu baskıya karşı mücadele etmekle kalmazlar aynı zamanda, işçiler ve köylüler “süper sömürüye” maruz kaldıkları gibi çok daha büyük bir baskı altında ezilmiş olurlar (örneğin emperyal merkezlerdeki işçilerin deneyimlediklerinden çok daha ezici bir sömürü). Bu yüzden, ulusal hareketler oldukça doğal bir şekilde ortaya çıkarlar ve birçok sınıfı içerisinde barındıran oluşumlardır (“burjuva ulusalcığından” farklı olarak). Sömürgeler söz konusu olduğunda, bu oluşumlar ilerici bir karaktere – bu hususta aynı döneme ait diğer Marksist teorilerden oldukça farklı bir bakış açısını yansıtıyor olduğu göze çarpıyor – sahiplerdir ve verdikleri mücadele sonunda zafer kazanarak sömürgeciliği bozguna uğratıp yeni devletler kurmaları muhtemel bir gelişmedir. Bu genel teori, merkezden uzaklaşan güçleri olduğu kadar merkezcil kuvvetleri de içeren ve iki bölüm arasında ileri geri hareket şeklinde bir ritme sahip olan mücadeleye dair bir plan ortaya koyan merkez-dış çevre dünya modelinin ilk kez formüle edilmiş biçimidir. Bu dünya modeli, Avrupa ile ilişki içerisinde bulunan Üçüncü Dünyaya dair en modern Marksist ve bağımlılık teorilerinin temelini oluşturur.

 

Stalin 1913 yılında, ulusçuluğa dair tamamıyla dağılımcı olduğu söylenebilecek bir teori ortaya attı: ironik bir şekilde onun hareket noktası, Lenin’in sömürgeciliğin ve emperyalizmin dinamiklerini analiz etmeden önce sahip olduğu, daha eski zamanlardaki görüşleriydi.

Stalin’in 1913 yılında yazdığı “Marksizm ve Ulusçuluk Meselesi” adlı makalenin, daha çok bu yazı ile yapılmış olan hamle, neredeyse her zaman için genel olarak ulusçuluğa karşı çıkan ya da belirli bir ulusal harekete muhalif olan Marksistler tarafından kullanılagelmiş bir savı ortaya atmak; esasında, ulusçuluğun daha çok burjuvaziye ait bir olgu olduğu, çoğu durumda ulusal hareketlerin ilerlemeci bir yapıya sahip olmadıkları ve genelde yeni devletler oluşturma konusunda başarılı olamayacakları iddialarını savunmak olduğundan, yazıldığı dönemden günümüze kadar Marksizmi büyük çapta etkilemiş olduğu söylenebilir (bknz. Blaut 1987). Stalin’in teorisi, kabul görmüş bir gerçeklik olarak ulusal hareketlerin yalnızca kapitalizmin yükselişinin bir cephesi oldukları görüşü ile başlar; onlar sadece kapitalizm belirli bir bölgede yükselmeye başlamış ise gelişimsel olacaklardır; diğer tüm koşullarda gelişimsel bir özelliğe sahip değillerdir – ya ciddiyetsiz ya da gerici bir karaktere sahip olurlar. Kapitalizm artık iyiden iyiye yükselmiş olduğuna göre diyor Stalin, her ne kadar (Bolşeviklerin durumunu ortaya atarak) insanlara bağımsızlık için mücadele etme hakkı tanınmak zorunda olsa da ulusal hareketler gelişimsel olamaz. Bu saf Avrupa Marksizmi olarak nitelendirilebilecek bir bakış açısıdır. Kapitalizmi, Batı Avrupa’dan dünyanın çeşitli bölgelerine dağılan bir dalga dağılımcılık olarak görüyor ve ulusalcılık ise bu dağılımcılığın bir bölümü olmaktan öte bir olgu olmadığından dolayı “burjuva ulusalcılığı” ile eş tutuluyor.

Bu temel teori, modern Avrupa Marksistleri tarafından birbirinden oldukça farklı iki teori olarak ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Bu düşünce kümelerinden birisi, büyük ölçüde, ulusalcılığın baskın temel bakış açısı ile uyumlu bir birliktelik sergiler (bknz., örneğin Snyder 1957; Kedourie 1970; Hayes 1960; Anderson 1983). Bu görüşe göre, ulusalcılık Avrupa’ya ait bir düşünceydi, özellikle de bağımsızlık düşüncesi; bu düşünce, Avrupa’nın diğer bölgelerde üzerinde hissedilen etkileri ile birlikte dünyaya yayılmış oldu. (Kuşkusuz özgürlüğün karşıtı olan sömürgeciliğin, sömürgede yaşayan kimselere bir şekilde bağımsızlık düşüncesini aşılamış olduğu varsayılır. Böylece sömürgelerde sürdürülen bağımsızlık hareketlerinin baskı ya da sömürüden dolayı ortaya çıkmadıkları, bunun yerine daha çok Avrupa’ya özgü bu baş döndürücü düşüncenin dağılımına erişimi yansıttıkları varsayılıyordu.) Her ne kadar Marksistler, sosyal değişimin nedensel rolünü, bir düşünce ya da saf bir ideoloji olarak açıklama konusunda isteksiz olsalar da, ulusçuluğa ilişkin olarak öner sürülmüş olan bu Avrupalı Marksist teorinin, bu konuda önemli bir istisna olduğu söylenebilir. (Bknz. Bauer 1907; Davis 1978; Debray 1977; Ehrenreich 1983; Nairn 1977. Eleştirel okuma için bknz. Blaut 1987.) İkinci teori, birincisi ile tezat içerisinde bir varoluş sergilerken Marksçı sınıf çatışması düşüncesine dayanıyor fakat aynı zamanda, (tıpkı Stalin gibi) ulusçuluğun doğrudan doğruya kapitalizm dağılımını ve yükselen burjuvazinin mücadelesini yansıttığını iddia ediyor. Hobsbawm (1962: 174), örneğin, 19. yüzyılın ilk yarısında, Avrupa dünyası dışında hiçbir yerde gerçekten ciddi bir ulusçuluk hareketinin yer almadığını, çünkü kapitalizmin bu bölgelerde henüz ciddi anlamda yükselmeye başlamamış olduğunu iddia eder. Günümüzde diyor Hobsbawm, ulusçuluk, yalnızca kapitalizmin yükseldiği zamanlarda mantığa uygun kabul edilebilecek türden pasif, saçma ve genellikle de aptalca bir kurtuluş süreci olarak görülmektedir. (Hobsbawm 1977) Avrupa-Marksist teorinin başka bir önemli savunucusu olan Nigel Harris (1986) ise, aslında kapitalizmin mümkün mertebe yükselmiş ve meyvelerini dünyanın dört bir yanına dağıtmış olduğunu, bu yüzden Üçüncü Dünya ulusçuluk düşüncesinin muhafaza edilmesi için herhangi bir gerekçe kalmadığını, gerçekte artık Üçüncü Dünya’nın varlığından söz edilemeyeceğini öne sürer. Saf ulusçuluk, hâlâ Avrupa Marksistleri arasında oldukça yaygın bir şekilde etkili olan bir burjuva teorisidir.

  1. Sömürgecilik

Avrupa-Marksist düşüncede, geçmişte yer tutmuş olan sosyal evrim içerisinde Avrupa’nın sahip olduğu role ilişkin olarak biçimlendirilmiş soyut teoriden, Avrupa’nın günümüzde sahip olduğu rol ile ilgili başka türden bir soyut teoriye – ve hiç de soyut olmayan siyasete – doğru hareket içerisinde bulunan tarihsel bir süreklilik durumunun varlığı göze çarpar. Brenner’ın, kapitalizmin, Avrupa içerisinde ortaya çıkan bir olgu olarak belirdiğinden dolayı, buna uygun bir şekilde, “tarihsel olarak gelişmiş sınıf yapıları” (Brenner 1977:91) ile birlikte, günümüzde özellikle de Avrupa’da ilgi odağı olarak kalmaya devam ettiğini öne süren savını aklımıza getirebiliriz. “Kapitalist gelişmenin dinamiği, çekirdekte hayat bulan yenilik yolu ile kapital birikimin kendi kendisine genişleme süreci içerisinde yer almaktadır” (ibid:29); çekirdeğin dışarısında kalan az gelişmiş ülkelere, Üçüncü Dünya’ya büyük rol biçenler – bunu Üçüncü Dünya ideolojisi olarak adlandırıyor (ibid:29) – içi boş bir popülizme sahip çıkıyorlar: gerçek dinamizm (elbette Japonya da buna dahil olmak üzere) gelişmiş kapitalist ülkelerdedir. Godelier de (1969:58), temelde bunun bir benzeri olduğunu söyleyebileceğimiz bir yorum ile karşımıza çıkıyor: Batı “sınıf mücadelesinin en saf biçimlerini” ortaya koyar; “tek başına sınıf örgütlenmesinin ötesine geçecek koşulları yaratmış bulunmaktadır.” Brewer (1980), Harris (1968, 1986), Warren (1980) ve daha başka birçok Avrupa-Marksisti de bunlara benzer bakış açıları geliştirmişlerdir. Aynı zamanda, günümüzde ve geçmişte, sayısız akademisyenin (Marksist ya da değil), çekirdek ile onun dış çevresi arasında gelişen ilişkilere dair geliştirilmiş Avrupa merkezli olmayan, muhalif  bakış açılarını benimsemiş oldukları göze çarpar. Bu akademisyenlerin önde gelenlerini Amin (1976), Chilcote (1984), Frank (1984), James (1970), Said (1981), Wallerstein (1974) ve Wolf (1982) olarak sayabiliriz.

Günümüzde ve geçmişte, çekirdek ve onun dış çevresi ile bağıntılarına dair geliştirilen Avrupa merkezli Marksist teoriler, önceki bölümlerde ele alınmış olan Avrupa merkezli modern dağılım biçimi olarak ortaya çıkan modernizasyon teorisinin çeşitli versiyonlarının benzerleridirler. Bunların hepsi de, kapitalizmin dışarıdan hiçbir katkı almadan Avrupa’da doğup geliştiğini ve günümüzde, Üçüncü Dünya’nın gelişiminin, kapitalizmin Avrupa’dan dışarıya dağılımına bağlı olduğunu öne sürmektedirler. Avrupa Marksistlerini, muhafazakarlardan ayıran başlıca düşünce, kapitalizmi sosyalizmin başlangıcı olarak görmeleri, onu bir araç değil bir son olarak ele almalarıdır. Her iki grupta yer alan birçok teoriye ait ortak temel önermelerden bazılarının şunlar olduğu öne sürülebilir: (1) Geçmişte yer tutmuş olan Avrupa sömürgeciliği, Avrupa’nın ve Avrupa kapitalizminin gelişimi için çok büyük bir önem taşımamaktadır. (2) Sömürgecilik (16. yüzyılda Amerika’da gerçekleştirilmiş olan soykırımı bir yana bırakırsak) çekirdeğin dışında kalan bölgelerin geri kalmasına neden olmamıştır; onları çeşitli yollarla değiştirmiş ve her ne kadar bu bazıları için oldukça ızdıraplı bir sürecin içerisinde yer almak olsa da, genelde (sömürgecilik yolu ile “eğiterek”) ekonomik gelişmeye ve moderniteye doğru sürüklemiştir. (3) Sömürgelerin bağımsızlıklarına kavuşmaları politik anlamda olumlu bir dönüşümdür fakat çekirdek konumunda bulunan Avrupa ile Üçüncü Dünya’nın yeni bağımsızlığa kavuşmuş ülkeleri arasındaki temel ilişki, çekirdek ve onun dışında kalan bölgeler arasında sömürgecilik zamanlarında geçerli olandan çok daha güçlü bir ekonomik bağ kurulması gerekliliği ile birlikte modern düşünceleri, kurumları ve modern teknolojiyi içeren kapitalist süreçlerin süreğen bir şekilde dağılımı olarak şekillenmiştir ve (bazı Avrupa-Marksistlere göre) öyle olmalıdır da. (4) Kollektif bir biçimde “küreselleşme” şeklinde tanımlanan bu süreçler, modern kapitalizmi, çekirdek dışında kalan bölgelerde yayarlar; böylece iki bölge arasındaki ekonomik farklılıkları ortadan kaldıracaklardır. (Nigel Harris, 1986, bu durum “Üçüncü Dünya’nın sonuna işaret etmektedir.)

Geçmişte yer tutmuş olan sömürgecilik hareketlerinin Avrupa’nın gelişiminde önemli bir yere sahip olmadığı inancı, Marksist ve Marksist olmayan sayısız tarihçi için tartışmalı bir varsayımdır. Galeano ve diğerleri, 16. yüzyılda, Avrupalılar tarafından Amerika’da elde edilmiş olan altın külçelerinin, kapitalizmin yükselişinin başlangıç devresi (bknz. Galeano 1972; Amin 1992; Frank 1992) (Blaut 1993) ve kapitalizmin Avrupa’da merkezileşmiş olması ile çok yakından ilişkili olduğunu iddia etmişlerdir. C. L. R. James (1938, 1970), 18. yüzyılda Saint Domingue’da bulunan kölelerin, Atlantik’in ekonomisinin gelişiminde ve endüstriyel devrimin gerçekleşmesinin ilk adımlarının atılmasında, Avrupa’da bulunan ücretli işçilerin oynadıkları rolden daha az öneme sahip bir yerde konumlandırılamayacaklarını öne sürmüştür. Eric Williams köleliğin, köle plantasyonlarının ve köle ticaretinin, İngiltere’nin endüstriyel devriminin gerçekleşmesine kaynaklık eden ilk sermayenin tedavüle sokulmasını sağlamış olduğunu iddia eder (Williams 1944; aynı zamanda bknz. Solow ve Engerman 1987). Birkaç tarihçi, sömürgecilik dönemi boyunca, Asya-Avrupa yönünde teknolojik dağılımların yer tutmuş olduğunu belgelerle kanıtlamış bulunmaktadır. (detaylı bilgi için bknz. Needham 1954-1984. Frank (1998), birkaç konjonktürel etken söz konusu olmasaydı, Avrupa yerine modern Asya’da bir tür endüstriyel devrim (ya da en azından daha önceki zamanlarda yer tutmuş olan endüstriyel gelişimin devamlılığı) merkezileşmiş olabilirdi şeklinde bir iddia ile karşımıza çıkar. Daha önce de değindiğimiz gibi Lenin, 20. Yüzyılın başlarında, kapitalizmin sömürgecilik ile ayakta tutulduğunu iddia etmiş ve eğer birçok Avrupalı işçinin durumlarını düzelten daha başka birçok koşul ile birlikte, sömürgecilik sayesinde ortaya çıkan “süper-kârlar” ya da “süper-sömürü” olarak adlandırdığı olgular olmasaydı Avrupa’da çoktan bir sosyal devrimin patlak vermiş olacağını ileri sürmüştü.

Avrupa Marksistleri sömürgeciliğin Avrupa’da kapitalizmin gelişimi ile bağıntısı olduğu gerçeğini yadsımazlar fakat bunun önemini azımsarlar. Avrupa Marksistlerin, Avrupa’nın yükselişinin başlangıcını, Avrupa içerisinde daha önceden beri var olan gerçekliklere ve güçlere dayanarak açıklama eğiliminde olduklarını gördük ve bu iddianın kapsamı sömürgecilk dönemine uzanmaktadır. Örneğin Hobsbawm, İngiltere’de gerçekleşmiş olan endüstriyel devrim üzerine yazdığı kitabında, dış etmenlerin önemini fazlasıyla küçümsemiştir. Endüstriyel devrim konusuna ilişkin olarak “dış etmenleri öncelikli ya da herhangibir şekilde önemli kılacak bir açıklama getirilebilmesi mümkün değildir…16. yüzyılda, dünyanın herhangibir yerinde endüstriyel devrim yaşanacaksa bunun Avrupa ekonomisi dahilinde bulunan bir yer olacağı oldukça net bir şekilde ortadaydı” (Hobsbawm 1968:35-36; aynı zamanda bknz. Hobsbawm 1962, 1975 ve Warren 1980.)

 

Sömürgeciliğin, sömürge bölgesini geri kalmışlığa sürükleyip sürüklemediği yani sömürgeleri gelişmenin tersi yönde bir hareket içerisinde bırakıp bırakmadığı konusuna gelince, bu noktada, bazı Avrupa-Marksistlerini de bu gruba dahil edebileceğimizi de belirterek birçok Marksistin, aslında sömürgeciliği gerici bir hareket olarak değerlendirdiğini, sömürgelerin bağımsızlığa kavuşmalarını ise ilerici bir hareket olarak düşündüklerini söyleyebiliriz. Fakat bazı Avrupa Marksistleri bunun tam tersi bir durumun geçerli olduğunu düşünürler. Marks’ın, kapitalizmin, her ne kadar sömürge toplumlarında varlık gösteren yerel sosyal ve ekonomik yapıları aşındırsa da bir yandan da onları eskil bukağılardan kurtararak sosyalizme hazırladığı şeklindeki görüşünden ayrık bir bakış açısı benimserler. Birkaç Avrupa Marksisti (yukarıda kendisinden alıntı yaptığımız Brenner da dahil olmak üzere) sosyalizm yönünde gelişmenin, yalnızca kapitalizmin teknolojik potansiyallerinin tükendiği bir yerde ve zamanda hayat bulabileceğini; en gelişmiş bölgenin Avrupa olmasından dolayı da günümüzde ve gelecekte sosyal evrimin merkezinin Avrupa olması gerektiği düşüncesi üzerinde yoğunlaşmaya devam etmişlerdir. Birkaç Avrupa-Marksisti (örneğin Warren 1980; Hobsbawm 1977, 1990), sömürgecilik işlemine ilişkin olarak geliştirilmiş bu bakış açısını göz önünde tutarak bu konuya dair tüm detayları da hesaba katıp sömürgeciliğin sömürgede yaşayan insanlar için gerçekten kötü bir şey olup olmadığını ciddi bir şekilde sorgulama işine koyulmuşlardır. Daha erken zamanlarda, bazı Marksistler, sömürgeciliğe tam anlamıyla alkış tutmuşlardır (bknz. Bernstein 1909). Özetle: Avrupa Marksistleri, modern zamanların en yıkıcı dağılım işlemi olan sömürgeciliği ya desteklemişler ya da onunla ilgili karışık duygular geliştirmişlerdir. Avrupalı Marksist akademisyenlerin çoğunluğu ve Avrupalı olmayan akademisyenlerin neredeyse hepsi bunun karşıtında yer alan bir bakış açısını benimsemişlerdir. Ayrıntılara girmeden genel bir değerlendirmede bulunmak gerekirse Afrika ve Asya sömürgecilikten önce durağan değillerdi ve birçok bölge hiç de “çağdışı” ya da “geleneksel” bir yapı içerisinde bulunmuyorlardı. Sömürgeciliğin arifesinde, 1500 yılında Avrupa sınırları içerisinde bulunmayan bazı bölgeler Avrupa ile aynı gelişmişlik düzeyinde bulunmaktaydı (Blaut 1993; Frank 1998). Sömürgecilik bu bölgelerdeki gelişim hareketlerinin önünü kesmişti; gelişme sömürgeciler tarafından sömürülenlere bir hediye olarak sunulmuş değildi.

 

  1. Emperyalizm

 

Marksist teorisyenler, oldukça anlaşılır bir şekilde, çoğunlukla günümüzdeki koşullar üzerine, sömürgeciliğin neredeyse ortadan kaybolduğu dünyaya dair fikirler geliştirmeye  yoğunlaşmışlardır. Avrupa Marksistleri, öne sürdükleri Avrupa merkezli dağılımcı dünya modelinin az da olsa günümüze etki etmesini zorlukla mümkün kılmış gibi görünüyorlar. Modern Marksist düşünceyi tümüyle dağılımcı ya da tamamıyla dağılımcı olmayan okullar olarak kesin sınırlarla iki dala ayırmak çok da incelikli bir analiz olmayacaktır; ikisinin arasında yer alan sayısız bakış açısı gözden kaçırılamaz. Fakat yine de ben birşeyleri kısaca ifade etmek adına, burada, iki saf teoriyi ya da iki uç teoriyi, karşılaştırma yolunu seçeceğim; küreselleşmeyi ve emperyalizmi ele alacağım.

 

 

 

Küreselleşme teorileri, Üçüncü Dünya topraklarını, sömürgecilik dönemi sırasında ya da sonrasında, temelde ya da bir dereceye kadar kapitalizm öncesi dönem niteliklerine sahip bölgeler olarak tanımlama eğilimdedir. Yakın zamanlarda kapitalizm bu bölgelerde yayılmış, ‘küresel’ bir özellik kazanmış ve bu durumun ortaya çıkması ile birlikte Üçüncü Dünya’yı, onlar için faydalı olacak birçok değişim ile karşı karşıya bırakmıştır. Endüstriyel devrim, artık dışarıya, tüm dünyaya dağılmaktadır: Üçüncü Dünya ülkeleri endüstrileşmeye ve bunun sonucunda da modernleşme yoluna girmişlerdir. Ve Üçüncü Dünya ülkeleri insanlarının yaşama koşulları iyileşmektedir: bazı Avrupa Marksistlerinin düşüncesine göre aradaki fark kapanmakta; ufukta, zengin ve fakir ülkeler arasında önemli bir eşitsizliğin bulunmadığı tamamıyla küreselleşmiş bir dünya görünmektedir (bknz. Warren 1980; Harris 1984; Willoughby 1995). Her ne kadar bu bakış açısının kökleri, Avrupa-Marksizminin ilk evreleri (özellikle de Kautsky’nin “ultra-emperyalizm” teorisi) ile sıkı sıkıya bağıntı içerisinde olsa da, onun aslında tanınmış başlıca akademisyenlerin görüşlerine yakın durduğunu belirtmeye gerek yok elbette. Fakat elimizde bu görüşün tersini doğrulayacak dikkate değer kanıtlar bulunuyor. Gerçek anlamda bir endüstrileşme, yalnızca birkaç bölgede ortaya çıkan bir gelişmedir ve bu bölgeler de, esas olarak çok daha önceki zamanlardan beri dikkate değer yoğunlukta ağır sanayiye sahip olagelmiş yerlerdir. Brezilya, Hindistan ve Meksika’nın durumları bu konuda göze çarpan örnekler olarak sayılabilirler. Meksika, Kuzey Amerika Ülkeleri Serbest Ticaret Antlaşması (NAFTA) etkisi altında olduğundan dolayı benzeri olmayan koşullar iöerisinde bulunan bir ülke olarak ele alınabilir. Brezilya ve Hindistan’da niceliksel anlamda oldukça büyük boyutlarda sanayileşmenin ve iş gücünün üretim alanında faaliyet gösterdiği söylenebilir fakat  bunu onların muazzam boyutlarına oranladığınızda ortalama bir Üçüncü Dünya ülkesinden çok daha fazla sanayileşmiş gibi görünmeyebilirler. Diğer bölgelerde, milli ekonomi açısından gerçekten yüksek değerlere sahip olmayan bir sanayileşme çeşidi ile karşı karşıya kalıyoruz: türlerine özgü olarak çoğunlukla çekirdek konumundan bulunan bölgedeki hammaddeleri kullanan merkezde yapılandırılmış şube tesisleri; esas olarak merkezde yaşayan tüketicilere hizmet eden montaj fabrikaları ve bunların benzerleri. Bu ne bütünsel bir sanayileşme ne de endüstriyel devrimin dağılımı olarak değerlendirilebilir. Yaşama standartlarındaki farazi iyileşme ise büyük oranda hayali bir görüntüden ibarettir. Doğrusu tıbbi gelişmelerin yaygınlaşmış olduğu ve insanların artık daha uzun yaşamaya başladıkları kaçınılmaz bir gerçeklik olarak önümüze çıkacaktır. Fakat Üçüncü Dünya insanlarının gerçek gelirlerinin yükselip yükselmediği (bizi bu sonuca götüren istatistikler oldukça tartışmalı bilgilerdir) detaylı bir şekilde sorgulanması gereken bir durumdur; her halükarda böyle bir artış saptaması zenginlerin daha da zenginleşmesi ve yoksulların daha da yoksullaşması anlamına gelen ayrımlaşma işlemini maskeleyecektir.

 

Emperyalizme ilişkin olarak geliştirilmiş olan Marksist teori çok farklı bir dünya dinamiği gerçekliğinin doğru olduğunu varsayar. Lenin (Luxemburg ve Bukharin ile birlikte) temel bir önerme ile karşımıza çıkar: kapitalizmin sömürge ve yarı sömürge bölgeler – şu anda Üçüncü Dünya ülkeleri – üzerinde etkisinin yıkıcı ve aslaksal olduğunu belirtir. Bu gelişmeye olanak sağlayan bir etki değildir. Lenin’e göre bu etki, söz konusu bölgeleri, ekonomik yönden fakirleşmeye, sömürge ve kapitalizm karşıtı devrim yapmaya sürüklemektedir. Bu bakış açısının, sömürgecilik karşıtı, Marksist ya da Marksist olmayan en radikal düşüncenin temelini oluşturduğunu söylemek yerinde bir ifade olacaktır; politik düşünceler tarihinde son derece önemli bir yere sahip olmuştur. Bununla birlikte, bu noktada sorulması gereken soru, emperyalizmin, hâlâ Lenin tarafından öngörüldüğü şekilde varlık gösterip göstermediği ve Üçüncü Dünya ile Avrupa arasındaki ilişkilerde baskın güç olarak etkin olup olmadığıdır. Bazı Marksistler ve birçok diğer Üçüncü Dünya akademisyenleri, Avrupa kapitalizminin, tıpkı geçmişte olduğu gibi günümüzde de Üçüncü Dünya ülkelerini ya aşındırıcı ve olumsuz  ya da en iyi ihtimalle, gelişme ve geri kalmışlık karışımı koşulları yaratacak etkilere maruz bıraktığını; bazı bölgelerde olumlu ve bazı bölgelerde ise olumsuz durumlar yarattığını iddia ederler. Bu akademisyenler, kapitalizmin oldukça uzun zaman önce küreselleşmiş olduğunu ve her ne kadar bu konuda belli başlı istisnaların varlıkları (bazı petrol zengini ülkeler gibi) yadsınamaz olsa da, bu durumun, daha önceden sömürge haline getirilmiş bölgeler üzerindeki etkilerinin, sömürgelerin bağımsızlıklarına kavuşmadan önceki zamanlarda yaratılmış olan koşullarla aynı nitelikleri taşıyor olduklarını öne sürerler. Küreselleşmenin neo-sömürgecilik olduğunu ve bu sürecin sonuçlarının da tıpkı daha önceki zamanlarda olduğu gibi yoksullaşmanın ve direnişin yükselişi olarak ortaya çıkacağı iddiası üzerinde yoğunlaşırlar. Her iki teoriyi de destekleyebilecek kanıtlar mevcut bulunmaktadır. Fakat bana öyle geliyor ki, daha baskın olan kanıtlar emperyalizm teorisini desteklemekte ve küreselleşme teorisi Avrupa merkezli dağılımcılığın içerisine öyle sabit bir şekilde yuvalanmış ki, bu teorinin yalnızca bu esaslar çerçevesinde dikkate alınması mümkün olabilir gibi görünüyor.

 

Birçok akademisyen ve aktivist, Avrupa merkezli olduğundan dolayı Marksist teoriyi benimsemeyi reddetmişlerdir. Bu makalede, Marksist teoride mevcut bulunan Avrupa merkezli bakış açısının tanımlanabileceğini, analiz edilerek saf dışı bırakılabileceğini ortaya koymaya çalıştım. Bu anlamda söz konusu teorinin, Avrupa merkezli bakış açısından ayrıştırılmış bir şekilde çok daha etkili ve faydalı olacağını düşünüyorum.

 

 

http://www.columbia.edu/~lnp3/mydocs/Blaut/euromarxism.htm

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s