Komünist Hipotez – Alain Badiou

images (44)

Çev: Aykut Kılıç

 

İlk bakışta Sarkozy’nin ülkenin ahlaki krizinin çözümüne yönelik ısrarının “Mayıs 68’den tamamen ve herkes için kurtulmak” -öngördüğü “yenilenme” sürecinin hedefi- olması biraz tuhaf görünebilir. Çoğumuz bunun uzun süredir yok olduğu izlenimindeydik aslında. Peki Mayıs 68 adı altında rejimin üzerinde dolanan nedir? En son gerçek ortaya çıkışıyla bunun sadece “komünizmin hayaleti” olduğunu varsayabilirdik. Şöyle derdi (Sarkozici bir canlandırma örneği verecek olursak): “Herhangi bir şeyin üzerimizde dolanmasını tamamen reddediyoruz. Komünizmin ampirik olarak yok olması yeterli değildir. Bütün olası biçimlerinin yasaklanmasını istiyoruz. Hatta komünizm hipotezi -yenilgimizin jenerik ismi- telaffuz edilemez hale gelmelidir.”

Komünist hipotez nedir? Jenerik anlamıyla, Manifesto’da da belirtildiği gibi, “komünist” öncelikli olarak sınıf mantığının -ilk çağdan beri varlığını sürdüren bir düzenleme olarak emeğin egemen sınıfın tahakkümü altında olması- kaçınılmaz olmadığı, aşılabileceği anlamına gelir. Komünist hipotez zenginlik eşitsizliğini ve hatta iş bölümünü ortadan kaldıracak farklı bir kolektif örgütlenmenin uygulanabilir olmasıdır. Devasa zenginliklerin kişilere özel tahsisi ve bunların miras yoluyla devredilmesi ortadan kalkacaktır. Sivil toplumdan ayrı baskıcı bir devletin varlığı artık bir gereklilik olmaktan çıkacaktır: Üreticilerin özgür birlikteliğine dayalı uzun erimli bir yeniden örgütlenme böylesi bir devlet aygıtının sönümlenmesini sağlayacaktır.

Bu anlamıyla “komünizm” son derece genel bir entelektüel temsiller kümesini ifade etmektedir. Kant’ın ifadesiyle bir programdan ziyade düzenleyici işlevi olan bir fikirdir. Böylesine komünist ilkeleri ütopyacı olarak adlandırmak aptallıktır; burada tanımladığım anlamıyla bunlar her zaman farklı şekilde gerçekleşen entelektüel modellerdir. Saf bir eşitlik fikri olarak komünist hipotez şüphesiz devletin ortaya çıkışından beri varlığını sürdürmektedir. Kitle hareketi eşitlikçi bir adalet adı altında devlet baskısına karşı çıkmaya başladığı andan itibaren hipotezin ana öğeleri ve fragmanları belirmeye başlar. Halk isyanları -Spartaküs’ün başını çektiği köleler, Münzer’in önderliğini yaptığını köylüler- bu “komünist değişmez”in pratik örnekleri olarak tanımlanabilir. Ardından Fransız Devrimi’yle birlikte komünist hipotez siyasi modernlik çağını başlatır.

Geriye kalan kendimizi komünist hipotezin tarihinde hangi noktada bulduğumuzu belirlemektir. Modern dönemin bir resmi aralarında kırk yıllık bir ara olan, hayati öneme sahip iki devasa sekansa işaret edecektir. İlki komünist hipotezin yerinin ortaya çıkışından; ikincisi ise gerçekleştirilmesine ilişkin ilk girişimlerden ibarettir. İlk sekans Fransız Devrimi’nden Paris Komünü’ne kadar sürer; 1792’den 1871’e kadar. Mevcut düzenin ayaklanmayla alaşağı edilmesiyle kitlesel halk hareketini iktidarın ele geçirilmesine taşır; bu devrim toplumun eski formlarını ortadan kaldıracak ve yerine “eşitler topluluğu”nu koyacaktır. Yüzyıl boyunca kasabalılar, zanaatkarlar ve öğrencilerden oluşan biçimsiz halk hareketi çoğunlukla işçi sınıfının önderliği altında bir araya gelir. Söz konusu sekans Paris Komünü’nün çarpıcı yeniliği ve radikal yenilgisiyle son bulur. Komün halk hareketi, işçi sınıfı önderliği ve silahlı ayaklanmanın birleşiminin sıra dışı enerjisinin yanı sıra bunun sınırlarını da ortaya koyar: Komünarlar ne ulusal ölçekte devrimi kurabilmiş ne de yabancı destekli karşı devrim güçlerine karşı onu savunabilmişlerdir.

Komünist hipotezin ikinci sekansı 1917’den 1976’ya kadar sürer: Bolşevik Devrimi’nden Kültür Devrimi ile 1966-75 yılları arasında dünya üzerindeki militan ayaklanmanın sonuna kadar. Baskın olan soru şudur: Nasıl kazanırız? Paris Komünü’nün aksine mülk sahibi sınıfların silahlı reaksiyonuna nasıl karşı koyarız; düşmanlarının saldırısından koruyabilmek için yeni iktidarı nasıl örgütlemeliyiz? Artık soru komünist hipotezi formüle ve test etmek değil onu gerçekleştirmekti: 19. yüzyılın tahayyül ettiğini 20. yüzyıl gerçekleştirecekti. Örgütlenme sorunu etrafında şekillenen zafere ilişkin bu obsesyonun en temel ifadesi komünist partinin “çelik disiplini” oldu -hipotezin ikinci sekansının inşasının temel karakteristiği. Parti, söz konusu sorunu büyük oranda ilk sekansın mirasıyla çözdü: Devrim ya ayaklanma ya da uzun süren bir halk savaşı aracılığıyla Rusya, Çin, Kore, Vietnam ve Küba’da varlığını sürdürdü ve yeni bir düzen kurmayı başardı.

Fakat ikinci sekans ilkine cevaben geliştirilen yöntemlerle çözülemeyen daha büyük bir sorun yarattı. Parti güçşüz düşmüş reaksiyoner rejimlerin yıkılması için uygun fakat Marx’ın kastettiği anlamda “proleterya diktatörlüğü”nün -geçici bir durum, devletin olmama, diyalektik olarak yok olması haline geçiş- inşa edilmesi açısından yanlış bir araçtı. Aksine parti-devlet yeni tür bir otoriteryanizme dönüştü. Bu rejimlerin bazıları eğitim, kamu sağlığı, emeğin değerlenmesi ve bazı diğer alanlarda gerçekten büyük mesafeler kaydettiler ve emperyalist güçlerin küstahlığına uluslararası bir sınırlama getirdiler. Fakat uzun vadede devletçi ilkenin kendisi yozlaşmış ve verimsiz olduğunu gösterdi. Polis baskısı “sosyalist” devleti içerdeki bürokratik ataletten kurtaramadı ve elli yıllık bir zaman zarfında kapitalist düşmanları tarafından dayatılan insafsız rekabette üstün galip gelemeyeceği aşikardı. İkinci sekansın son büyük çırpınmaları –en geniş anlamıyla Kültür Devrimi ve Mayıs 68- partinin yetersizliğiyle başa çıkmaya çalışan çabalar olarak kavranabilir.

Fasılalar

İlk sekansın sonu ve ikincisinin başlangıcı arasında komünist hipotezin savunulamaz olduğu kırk yıllık bir ara söz konusudur: 1871 ve 1914 arasındaki yıllar emperyalizmin dünya üzerindeki zaferine şahitlik etti. İkinci sekansın 1970’lerde sona ermesinden itibaren buna benzeyen, düşmanın bir kere daha yükseldiği başka bir aralığın içindeyiz. Bu gibi koşullarda önemli olan komünist hipotezin yeni bir sekansının olası açılışıdır. Fakat bunun ikincisinin devamı olmayacağı -olamayacağı- ortadadır. Marksizm, işçi hareketi, kitle demokrasisi, Leninizm, proleteryanın partisi, sosyalist devlet -20. yüzyılın bütün icatları- bizim için artık faydalı değildir. Teorik düzeyde kesinlikle daha fazla çalışmaya ve üzerine düşünülmeye değer olsalar da pratik siyaset düzeyinde işe yaramaz hale gelebilirler. İkinci sekans sona erdi ve onu onarmaya çalışmak manasız.

Bu noktada, düşmanın tahakkümü altında olan, yeni deneyimlerin hayli sınırlandığı bir aralıkta üçüncü sekansın karakterinin tam olarak nasıl olacağını söyleyebilmek mümkün değildir. Fakat genel gidişat bilinebilir görünmektedir: Siyasi hareket ile ideolojik seviye arasında yeni bir ilişkiyi içerecektir –tıpkı “kültür devrimi” ifadesinde ya da Mayıs 68’deki “muhayyile devrimi” nosyonunda ortaya çıktığı gibi. İlk sekanstan edindiğimiz teorik ve tarihsel dersler ile ikincisinin ortaya koyduğu zafere ulaşmanın merkeziliğine hala aklımızda tutmaya devam edeceğiz. Fakat çözüm ne -Negri ve küreselleşme karşıtlarının inandığı gibi- çokluğun malumatından esinlenen biçimsiz ya da çok biçimli popüler hareketler ne de bazı Troçkistler ve Maoistlerin umduğu gibi yenilenmiş ve demokratikleşmiş kitlesel komünist parti olacak. 19. yüzyıldaki hareket ile 20. yüzyıldaki parti komünist hipotezin kendine özgü halleriydi; onlara geri dönmek artık mümkün değildir. Aksine, “sosyalist” devletlerin olumsuz deneyimleri ve Kültür Devrimi ile Mayıs 68’in müphem derslerinin ardından bizim görevimiz komünist hipotezin başka bir şekilde var olmasını sağlamak, yeni siyasi deneyim biçimleri içerisinde ortaya çıkmasına yardımcı olmaktır. Bu nedenle işimiz son derece karmaşık ve deneyseldir. Sadece yöntemlerini geliştirmekten ziyade varolma koşullarına odaklanmalıyız. Komünist hipotezi -emeğin egemen sınıfın tahakkümü altında olduğu önermesi vazgeçilmezdir- ideolojik alana yeniden sokmamız gerekiyor.

Bu neleri içerebilir? Deneysel olarak, egemen düzenin ve Lacan’ın bir keresinde “zenginlik ayini” olarak adlandırdığı şeyin geçiciliği dışında bir nokta bulmayı tasavvur edebiliriz. Böylesine bir ayine biçimsel olarak karşı olan herhangi bir nokta evrensel bir hakikat disiplini sunmaktadır. Bu şöyle bir deklarasyon olabilir pekala: “Sadece bir dünya var.” Bunun ima ettiği nedir? Günümüz kapitalizmi tabi ki küresel bir düzen bir yaratmakla övünüyor, buna muhalif olanlar da “karşıt küreselleşme”den bahsediyorlar. Asıl olarak siyaseti mevcut dünyadan arzu ettiğimiz dünyaya geçişin pratik araçları tanımlıyorlar. Fakat insanlar açısından tek bir dünya söz konusu mu? Küreselleşmenin “tek dünyası” sadece şeylerden -satılık nesneler- ve parasal işaretlerden ibaret: Marx tarafından öngörülen dünya piyasası. Nüfusun azımsanamayacak bir çoğunluğu bu dünyada en iyi ifadeyle kısıtlanmış durumda. Dışarıda bırakılmış durumda, çoğunlukla gerçek anlamıyla.

Berlin Duvarının yıkılışı özgürlük ve demokrasinin tek bir dünyasının zuhur edişinin sinyali olarak farz ediliyordu. Yirmi yıl sonra dünyanın duvarının sadece yer değiştirdiği aşikar: Artık Doğu ve Batı’yı birbirinden ayırmak yerine zengin kapitalist Kuzey’i yoksul ve harap olmuş Güney’den ayırıyor. Bütün dünyada yeni duvarlar inşa ediliyor: Filistinlilerle İsrailliler arasında, Meksika’yla ABD arasında, Afrika’yla İspanyol yerleşimleri arasında, zenginlerin hazlarıyla köylerde ya da favelalar, banliyöler, ucuz oteller, işgal evleri ve gecekondu mahallelerinde yaşayan kent sakini yoksulların arzuları arasında. Sermayenin birleşmiş olduğu farz edilen dünyasının bedeli insan varoluşunun polis köpekleri, bürokratik kontroller, savaş gemileri, dikenli teller ve sınır dışı edilmeler aracılığıyla bölgelere ayrılmasıdır. Aslında “göç sorunu”, diğer ülkelerden gelen işçilerin karşı karşıya kaldığı koşulların küreselleşmenin “birleşmiş dünyası”nın koca bir yalan olduğunu göstermesidir, bunun canlı kanıtıdır.

Performatif Bir Birlik

Dolayısıyla siyasi problemin tersine çevrilmesi gerekiyor. Dünyanın varlığına ilişkin analitik anlaşmadan başlayıp onun özelliklerine hesaba katan normatif bir eylemle devam edemeyiz. Anlaşmazlık onun özellikleri değil varoluşu üzerine. En başından itibaren, dünyanın suni ve ölümcül bir şekilde ikiye bölündüğüyle yüzleşerek -“Batı” olarak adlandırılan ayrılma- tek bir dünyanın varlığını bir aksiyom ve ilke olarak onaylamak zorundayız. “Sadece bir dünya var” gibi basit bir tabir objektif bir sonuç değildir. Performatiftir: Bunun bizim için nasıl olduğuna biz karar veriyoruz. Bu noktaya bağlı kalırsak, söz konusu olan bu basit deklarasyondan çıkan sonuçları izah etme sorunudur.

İlk sonuç tıpkı benim gibi diğer herkesin de aynı dünyaya ait olduğunu kabul etmektir: Lokantanın mutfağında gördüğüm Afrikalı işçi, yolda çukur kazan Faslı, parkta çocuklara bakan başörtülü kadın. Burada ve şu anda yaşayan, eyleyen canlılardan oluşan bir birliği oluşturmak için dünyanın nesneler ve işaretler tarafından birleştirildiğine ilişkin baskın görüşü tersine çevirdiğimiz nokta burasıdır. Dil, giyim, din, yemek, eğitim açısından benden farklı olan bu insanlar tıpkı benim gibi varoluyorlar; benim gibi varoldukları için onlarla tartışabilirim ve tıpkı diğer herhangi biriyle olduğu gibi bazı şeyler hakkında anlaşabiliriz ya da anlaşamayız. Fakat onların ve benim aynı dünyada yaşadığıma dair bir ön koşul olduğu takdirde.

Bu noktada kültürel farklılığa ilişkin itiraz öne sürülücektir: “Bizim” dünyamız, “bizim” değerlerimizi -demokrasi, kadınlara saygı, insan hakları- kabul edenlerden oluşmaktadır. Kültürü buna karşı olanlar gerçek anlamıyla ayn dünyanın parçası değilllerdir; eğer katılmak istiyorlarsa bizim değerlerimizi paylaşmak, “entegre” olmak zorundalar. Tıpkı Sarkozy’nin dediği gibi: “Eğer yabancılar Fransa’da kalmak istiyorlarsa Fransa’yı sevmek zorundalar; aksi takdirde terk etmeliler.” Fakat şartları belirlemek “erkekler ve kadınların tek bir dünyası vardır” ilkesini çoktan terk etmektir. Her ülkenin yasalarını göz önünde bulundurmamız gerekir denebilir. Aslında bir yasa dünyaya ait olmaya dair bir ön koşul sunmaz. Sadece aynı dünyanın herhangi bir bölgesinde varolan geçici bir kuraldır. Ayrıca hiç kimsenin bir yasayı sevmesi, basitçe ona itaat etmesi beklenemez. Kadınlar ve erkeklerin tek dünyası da yasalara sahip olabilir; sahip olamayacağı şey orada varolabilmek için gerekli öznel veya “kültürel” ön koşullardır -diğer herkes gibi olmak zorunluluğunu talep etmek. Tek dünya sınırsız farklılıkların tam olarak varolduğu yerdir. Dünyanın birliğinden şüphe etmekten ziyade bu farklılıklar felsefi açıdan onun varlık koşuludur.

Bundan sonra gelen soru herhangi birşeyin bu sınırsız farklılığı yönetip yönetmediğidir. Tek bir dünya olabilir fakat bunun anlamı Fransız ya da Fransa’da yaşayan bir Faslı veya Hıristiyan geleneklerinin geçerli olduğu bir ülkede yaşayan bir Müslüman olmanın hiçbir şey ifade etmediği midir? Veya bu kimliklerin varlığını sürdürmesini bir engel olarak mı görmeliyiz? Kimliğin en basit tanımı bir birey ya da grubun kendisini “kendi” olarak tanımlamasını sağlayan bir dizi karakteristik ve özelliktir. Fakat bu “kendi” olarak ifade edilen şey nedir? Kimliğin bütün karakteristik özelliklerinin ötesinde az ya da çok değişmeden kalan şeydir. O halde kimliğin bir değişmeyeni pekiştiren özellikler bütünü olduğunu söylebilmek mümkündür. Örneğin, bir sanatçının kimliği tarzının değişmemesinden fark edilebilir; homoseksüel kimlik muhtemel arzu nesnesinin değişmemesiyle yakından alakalı herşeyden oluşmaktadır; bir ülkedeki yabancı bir cemaatin kimliği bu cemaatin mesnuplarının tanınmasını saülayan şeydir: dil, vücut hareketleri, giyinme tarzı, yemek yeme alışkanlıkları vb.

Bu şekilde, değişmeyen özellikleriyle birlikte tanımlandığı zaman kimlik iki yönden farklılıkla alakalıdır: Bir yandan, kimlik geri kalandan farklı olandır; öte yandan farklılaşmayan, değişmeyendir. Kimliği tasdik etmenin iki veçhesi daha vardır. İlk şekli negatiftir. Ümitsiz bir şekilde kendisinin öteki olmadığını iddia etmekten ibarettir. Entegrasyona ilişkin otoriter talepler karşısında bu genel olarak kaçınılmazdır. Örneğin Faslı bir işçi kuvvetli bir şekilde kendi gelenek ve göreneklerinin küçük burjuva bşr Avrupalı’yla aynı olmadığını iddia edecektir; hatta dini ve geleneksel kimliğinin karakteristiklerini daha da güçlü hale getirecektir. İkincisi ise tıpkı Nietzsche’nin ünlü “neysen o ol” sözünde olduğu gibi yeni bir durumda içkin bir kimliğin gelişimini içerir. Faslı işçi toplumsal olarak veya aile içinde kendi bireysel kimliğini kuran şeyi terk etmez fakat herşeyi yaratıcı bir şekilde, kademe kademe içinde bulduğu bir yere uyarlar. Dolayısıyla ne olduğunu -Paris’teki Faslı bir işçi- herhangi bir dışsal kopuşla değil fakat kimliğinin genişlemesiyle keşfedecektir.

“Sadece tek bir dünya var” aksiyomunun siyasi sonuçları kimliklerde evrensel olanı güçlendirmeye yarayacaktır. Bu konuya ilişkin verilebilecek bir örnek -yerel bir deneyim- geçtiğimiz günlerde Paris’te çalışma izni olmayan işçilerle Fransız vatandaşlarının biraraya gelerek zulüm yasaları, polis baskınları ve sınır dışı etme uygulamalarının kaldırılmasını; yabancı işçilerin kendi varlıklarıyla tanınmasını -hiç kimse yasa dışı değildir- talep ettiği toplantıdır. Burada ifade edilen bütün talepler temel olarak aynı varoluş durumundaki insanlar -aynı dünyanın insanları- için son derece doğaldır.

Zaman ve Cesaret

“Böylesine büyük bir talihsizlik içinde sana kalan nedir?”, Corneille’in Medea’sına kadın sırdaşı sorar. “Kendim! Kendim diyorum ve bu yeter” cevabını alır. Medea’nın aklındaki kendi kaderini tayin etme cesaretidir ve kanımca cesaret günümüz dünyasında yolunu kaybetmenin karşısındaki en önemli erdemdir. Lacan depresif güçsüzlüğün analitik tedavisini tartışırken bu konuyu gündeme getirir: Cesaret ve adalet üzerine yapılan devasa diyalektik tartışmalar Platon’un diyaloglar modelinde olduğu gibi sona ermemeli mi? Ünlü “Cesaret Üzerine Diyalog” metninde General Laches, Sokrates’in sorusuna şu şekilde cevap verir: “Cesaret düşmanı gördüğüm zaman onun üzerine koşup kavgaya girmektir.” Bu cevaptan tabi ki kısmen tatmin olan Sokrates kibarca generale cevap verir: “İyi bir cesaret örneği fakat bir örnek tanım değildir.” Tıpkı General Laches gibi risk alarak kendi tanımımı yapacağım.

Öncelikle cesareti bir erdem olarak görüyorum -bu doğal bir temayülden ziyade kendisini pratik olarak inşa eden ve bir başkasının da pratikte inşa edebileceği birşeydir. Bu nedenle cesaret kendisini imkansızın içinde dayanıklı kılarak ortaya koyan bir erdemdir. Bu basitçe imkansız olanla anlık bir karşılaşma değildir: Böyle bir şey cesaretten ziyade kahramanlık olurdu. Kahramanlık her zaman bir erdem değil bir tavır olarak ifade edilmiştir: Bir insanın imkansız olanla yüz yüze karşılaşmaya yöneldiği an. Cesaretin erdemi kendisini imkansızın içinde dayanıklı kılarak ortaya koyar; hammaddesi zamandır. Cesareti farklı bir zaman (durée) bağlamda işlemesini sağlayan dünyanın yasası tarafından dayatılan şeydir. Arayışı içinde olduğumuz nokta başka bir zaman düzenine bağlayabilen olmalıdır. Egemen düzen tarafından tanımlanmış zamansallık içine hapsolmuş olanlar, Fransız Sosyalist Partisi’nin birçok taraftarının yaptığı gibi, her zaman şu şekilde haykırmaya eğilimli olacaktır: “Chirac’la beraber on iki yıl ve şimdi yeni bir seçimi beklemek zorundayız. On yedi yıl; belki de yirmi iki; bütün bir hayat!” En iyi ihtimalle moralleri bozulacak ve rotalarını kaybedecekler; en kötü ihtimalle sıçanlar gibi olacaklar.

Bugün birçok açıdan 20. yüzyılın devrimci tarihine kıyasla 19. yüzyılın sorularına daha yakınız. 19. yüzyılda yaşananların büyük bir kısmı yeniden ortaya çıkmaya başlıyor: devasa yoksulluk bölgeleri, derinleşen eşitsizlik, “zenginlik ayini”nin içinde yok olmuş bir siyaset, genç insanların birçoğunun nihilizmi, entelijensiyanın hatırı sayılır bir kesiminin köleliği; birkaç grubun kıstlanmış ve kuşatılmış deneyselliği komünist hipotezi anlatmaya çalışıyor. Bu yüzden bugün, tıpkı 19. yüzyılda olduğu gibi, söz konusu olan komünist hipotezin zaferi değil onun varoluş koşullarıdır. Şu an süregiden reaksiyoner aradaki görevimiz şudur: Karakteri itibariyle her zaman küresel ve evrensel olan düşünce süreçleri ile her daim yerel ve tekil fakat aktarılabilir olan siyasi deneyimin birleşimi aracılığıyla komünist hipotezin bilincimizde ve pratikteki varlığını yenilemek.

* New Left Review’ın Ocak-Şubat 2008 sayısında aynı başlıkla yayımlanan yazıdan derlenerek Türkçe’ye çevrilmiştir.

Not: Bu derleme metin ilk olarak Express dergisinin 113. sayısında yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s