Hümanizmin İdeolojik Tasavvuru: İnsan -Gérard Bensussan

indir (1)

İnsan kavramı, felsefi düşünceye diğer kavramların hepsinden daha çok egemen olmuştur -dahası, kurucu uğraklarından biri olarak bu düşünceyi oluşturmuştur. Marksist teorik gövdede, farklı sorunsalları düzenlediği için, “doğal olarak” klasik Alman felsefesinden doğmuştur. Klasik Alman felsefesi, Kant’tan Fichte’ye kadar, insan kavramını, insanın özünü oluşturan unsurlar olarak Akıl ve Özgürlük ile iç içe geçmiş biçimde ele alır. Bu birliktelik bağını ilk çözen, “bir tür Kopernik devrimi” gerçekleştiren Feuerbach’tır (E. Bottigelli, Presentation des M 44 [1844 Elyazmalarının sunumu] , 1968): Sorunsalı ve klasik kategorileri, “gerçek insan”ı merkeze oturtacak biçimde yeniden düzenleyerek, söylediği gibi bu “etten kemikten” gerçek insanla, felsefecilerin insanı arasındaki çelişkiyi gösterir: “Yeni felsefe, bilgi ilkesi ve özne olarak, benliği ya da mutlak tini değil… insanın gerçek ve bütünsel varlığını temel alıyor … Eski felsefe: sadece akli olan doğru ve gerçektir, derken, yeni felsefe ise, tam tersine: sadece insani olan doğru ve gerçektir, diyor.” (“Geleceğin Felsefesinin İlkeleri”, Felsefi Manifestolar içinde, çev. L. Althusser, 1973, 193-194) İnsan, mutlağın “ilkesi ve temeli” (“Felsefenin Reformu İçin Geçici Tezler”, age, 125), felsefenin tek, evrensel ve en üstün nesnesi (“Geleceğin Felsefesinin ilkeleri”, 197) ve daha da ötesi, “aklın normu”dur. (age, 194)

Genç Marx da, kendi tarzında aynı yolu arşınlar. İnsanı ilk kavrayışı, “akılcı ve özgürlükçü” dür (L. Althusser, Marx İçin, 230): “Özgürlük, insanın, insan türünün özüdür” (Neue Rhein. Zeit., basın özgürlüğü üzerine makaleler, MEW 1, 51 ve 54); “siyasi devlet, bütün çağcıl biçimleri içinde Aklın gereklerini taşıdığından” (Ruge’ye Eylül 1843 tarihli mektup, MEW 1, 345) aklın gerçekleşmesinin aracıdır. İnsanı ikinci kavrayışı ise “toplulukçu” (L. Althusser, age, 231), yani Feuerbach’çıdır (“Geleceğin Felsefesinin İlkeleri”ne göre, insanın özü, “insanlarla birleşmiş olmasıdır”). İnsan, bu yeni sorunsalda, özellikle 1844 Elyazmaları’nın ihtişamını ustalıkla sergilediği gibi, etrafına ışık saçan merkezdir. Bu açıdan bakıldığında, gerçek bir insan felsefesinin alanını, iki temel ifade doldurur:

– “İnsan, türsel bir varlıktır” (Gattungswesen) (age, 61).

– İçinde insanın “özünün” (Wesen) kavrandığı bu varlık, insanı burjuva toplumuyla çelişkili bir konuma yerleştirir, çünkü bu “öz”, onun artık sadece “var olmasının aracı” (age, 63), sürekli yok oluşunun nesnesidir

Burada, insan kavramı, zorunlu olarak yabancılaşma kavramıyla bağlantılıdır. Marx, hem Feuerbach’ı Hegel’in karşısına (yabancılaşmanın öznesi, gerçek insandır) hem de Hegel’i Feurebach’ın karşısına (gerçek insanın kendine yabancılaşma alanı, maddi emektir) koyar. Bu karşı karşıya koyuştan, söylendiği gibi, birçok şeyin yanı sıra, insani özün, tarihi özün anahtarı olduğu açıklayıcı ilkesi çıktığı için, ikisinin ustaca gerçekleştirilmiş bireşiminden çok daha farklı bir şey olan İnsan felsefesi doğar. Marx, bu felsefenin, somut, yani tarihsel, toplumsal, emeğe göndermede bulunan özelliğini ortaya koyar: “İnsan; insanın dünyası, devlet, toplumdur” (“1843 Girişi”, MEW 1, 378). Ama bu felsefeyi, nesnel dışavurumu toplumsal ilişkilerin tarihsel gelişimi ve dinamiği olan türsel insan kurgusal kılıfı içinde düşünür. Bununla birlikte, insanın, “öz olarak, her tür insani faaliyetin ve insani durumun temeli olarak” (Kutsal Aile, 116) bu şekilde tanımlanmasının, artık, geçici olarak, siyasetin, özünün insan tarafından geri alınması-yeniden sahiplenilmesi (Wiedergewinnung) olarak anlaşılan yeni bir pratiğinin önünü nasıl açtığını iyi kavramak gerekir. Bu ön açış, insanın her tür kurgusal kavranışının aşılmasının motoru olacaktı.

Gerçekten de, 1845’ten itibaren, baştan aşağı ve radikal bir şekilde şüpheyle yaklaşılan, “insanı kavrayışta teorik bir devrim” (L. Seve, Marxisme et theorie de la personnalite, 1969, 87) ya da “tarihi ve politikayı, insanın özü üzerine kuran her tür teoriyle” (L. Althusser, Marx İçin, 233) bir kopuş gerçekleştiren, bu ilk insan felsefesidir. Feuerbach üzerine 6. tez (Alman İdeolojisi, 140), bu reddedişin başlangıç noktasıdır. Kurucu olmasından dolayı muğlak olduğu için, çevirisi üzerinde (özellikle Wesen’in) olduğu kadar, genel yorumu üzerinde de tartışmalara yol açması kaçınılmazdı. Bununla birlikte, bir “insan kavrayışı” hipotezini, teorik türdeşliğini reddederek ve aynı zamanda bilimsellik iddialarını geçersizleştirerek nihai olarak yıkan Alman İdeolojisi’dir. Artık ısrarla tırnak içine alınması ve büyük harfle başlatılması usulünün açıkça gösterdiği gibi, “insan” dan uzak duruluyor. Ve Marx ve Engels’in metninin buna hala göndermede bulunduğu hallerde, tıpkı yabancılaşma için olduğu gibi, bunun tek gerekçesi, zorunlu görülen felsefi anlaşılabilirliği sağlamaktır (Alman İdeolojisi, 51).

Bunun nedeni, “İnsan”ın, ideolojik bir tasavvurdan, felsefi bir hayalden başka bir şey olmamasıdır: “Felsefeciler, artık iş bölümüne tabi olmayan bireyleri, ‘insan’ sözcüğü altında, ideal olarak tasavvur ettiler ve şimdi açıklamış olduğumuz tüm süreci, ‘insan’ın gelişimi olarak anladılar; öyle ki, geçmiş tarihin her aşamasında, var olan bireylerin yerine ‘insan’ı koydular ve onu tarihin devindirici gücü olarak sundular” (119/69). O kadar ki, “Feuerbach, kendini “toplulukçu insan” olarak niteleyerek komünist olduğunu ilan ettiğinde ve komünizmi ‘insan’ı niteleyen bir özelliğe dönüştürdüğünde kendini kandırır … ” “Gerçek tarihsel insanlar” yerine, “insan” der. (65-67; 41-42)

Hümanist ideolojinin bu teorik dışlanışı tartışma götürmez. O zamandan itibaren, bu dışlama, tarihsel materyalizmin bilimsellik iddiasının temeli olarak, olgunluk dönemi eserlerinin tümünde görülür.

Marx, ne laf kalabalığına ne de gereksiz tekrarlara düşmeden, her gerektiğinde, ilkeyi hatırlatır ve sabırla yeniden açıklar: “Toplum bireylerden oluşmaz; bu bireylerin girdikleri ilişkileri ve içinde bulundukları koşulları ifade eder … ” (Grundrisse, çev. Dangeville, I, 212; I, s. 205)

“Kişiler, ancak, ekonomik kategorilerin temsilcisi, belirli sınıf çıkarlarının ve ilişkilerinin taşıyıcısı oldukları ölçüde söz konusudur” (Kapital Cilt I, “Almanca birinci baskının önsözü”).

“Kapitalist üretimi, ‘insanlar’ı göz önünde bulundurmaksızın incelediği için (Ricardo’ya) sitem ediliyor … aslında onda önemli olan şey tam da budur. .. ” (Kapital III)

“Analitik yöntemim, insandan değil, ekonomik olarak verili toplumsal dönemden yola çıkıyor … ” (Kapital I)

Bu metinler, ifadelerindeki kararlılık bir yana, tüm güçlükleri ortadan kaldırmıyor. Saydam olsalar da, basit değiller. “İnsan”ın yerine, -Alman İdeolojisi’nin güçlü formüllerinde olduğu gibi- “gerçek tarihsel insanları”, “var olan bireyleri”, “belirli bireyleri” koymaya yönelmek, açıktır ki, hümanizm olarak adlandırılan sorunu çözmekten ziyade, bu sorunu ortaya koyuyor. İki çağdaş tarafı, “bilimsel hümanizm” konumlanışı (L. Seve) ve “teorik hümanizm karşıtı” konumlanışı (L. Althusser) ile Marksizm tarihi, bir ölçüde, hümanizmin konumuna ilişkin sorgulamanın tarihidir. Zaten, Marksist teorik “duyarlılığın” bu iki yamacı, hep birilerince sahiplenilmiştir; örneğin ilki, Lukacs tarafından, ikincisiyse, Brecht tarafından (“proletaryanın terk ettiği tüm mevzilere, ‘insan’ yerleşiyor”, Journal de travail, 13).

Bitirirken, sorunun, inatçı ve dallı hudaklı ideolojik kılıfından çıkarıldıktan sonra, hala geniş ölçüde tartışmaya açık göründüğünü eklemek gerekir. “Bireyselliğin tarihsel varoluş biçimleri sorununun, gerçek bir sorun” olduğunu (Kapital’i Okumak, II, 63) bir karşı ses olarak açıklayan bizzat Althusser değil midir?

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s