DEVLET, PARTİ, GEÇİŞ (1978) – Étienne Balibar

51AcfkYXTaL

Çev. İbrahim Karataş

Düzenleme ve son okuma: Eser Kömürcü

Editoryal Giriş: Aşağıdaki metin ilk olarak 1978 yılında Etienne Balibar’ın Discutere lo stato koleksiyonunda yer almış ve o sıralarda devam eden tartışmalara yanıtı olarak yayınlanmıştır. Metin ayrıca, 1979 yılında Fransız bağımsız Marksist dergi Dialectiques’te de yer almıştır. Bu çalışmada, bir yandan Althusser’in “Sonlu Bir Teori Olarak Marksizm” isimli çalışmasında üzerinde durduğu devrimci parti ve devlet tartışmalarını, öte yandan, Balibar’ın Marx, Engels, Lenin ve işçi hareketinin 1970’lerdeki (tamamlanmamış) siyasal teorisi üzerine soruşturmasını genişlettiği bir çalışmadır. Modernitenin siyasal kavramlarının soybilimlerine odaklandığı kapsamlı geç dönem çalışmalarına aşina olan dikkatli okurlar, bu çalışmada da Balibar’ın erken dönem yapıtlarındaki komünist pratik üzerine incelikli metodolojik yaklaşımın ve detaylara gösterilen hassasiyetin bir benzeriyle karşılaşacaktır. Tarihsel Materyalizm Üzerine Beş Ders isimli ve 1974 tarihli makaleler toplamı, Fransız Komünist Partisi’nin proletarya diktatörlüğü terk edilmesi üzerine tartışmasına yaptığı 1976 tarihli müdahale, Cesare Lupoini ve Andrê Tosel ile birlikte kaleme aldığı Marx ve Marx’ta Politika Eleştirisi ve Eleştirel Marksizm Sözlüğü’ne yaptığı katkıların tamamı da bu minvaldedir.

Balibar bu makalede, Althusser’in devlet anlayışında tespit ettiği çeşitli kusurları eleştiriyor (“ söz konusu olan devlete veya devletin dışına göre düşünmek değil, devlete dair ilişkiler sisteminin içsel çelişkilerine göre düşünmektir) ve en önemlisi de devrimci bir özne olarak kapitalist devlet gücünü kesintiye uğratacak parti formunun sınırlarını eleştiriye tabi tutuyor. Balibar böylelikle ilişkisel bir devlet teorisini duyulan ihtiyaç konusunda Poulantzas ile birlikte saf tutsa da, asıl şimdi kendi öz-örgütlenme ve kitle pratiği formlarıyla birlikte temsili demokrasi ve popüler otonom hareketlerin yeni kombinasyonunlarındaki ‘devletin hükümranlık alanındaki güç ilişkilerini değiştirmesi’ gereken sosyalizme devrimci geçiş kavrayışı üzerine benzer gerilimlere dahil olur.

Balibar, şaşırtıcı bir şekilde, parti-formunu tekrar düşünmek için dersler sunan son siyasal sekans olarak gördüğü Çin Kültür Devrimi’ne yönelir, özellikle devrimci süreçte sınıf mücadelesinin yeni örgütsel biçimler alacağı seçeneklerde parti sınıf mücadelesinin birincil ‘sahnesi’ haline gelir. Balibar, devletin ideolojik aygıtları içerisinde “devrimci partinin çelişik konumu”nu tartışmak suretiyle tartışmayı daha da ileri bir noktaya taşıyor. Bu da partinin sınıf egemenliğinin güçlü ve zayıf noktalarına saldırmaktaki rolunü belirsizleştiriyor. Sosyalist geçiş sorunu, iktisadi kontrol mekanizmalarını, işbölümünü ve ideolojik tahakküm mekanizmalarını birbirine bağlayan toplumsal gücün ve “devlet ilişkileri ağının” daha geniş bir anlayışını gerektirir. Balibar, 1980’lerdeki derslerinde de bu temalara dönmeye devam edecek ve“proleter politika”, komünist strateji ve örgüt formları üzerine halen ilgiyi hak eden bir araştırma programı geliştirecekti.

Bu çalışmaya kasten Althusser ve yoldaşları tarafından çıkarılan problemlerin yalnızca bazıları üzerine odaklanan açık ve sorgulayıcı bir form verdim.

Althusser’in ifadeleri şaşırtıcıydı çünkü Stalinist sapmanın Batılı Komünist partilerdeki etkilerini düzeltmek isteyen “Avrokomünist” girişimlerce geliştirilen argümanlara karşı çıkmışlardı: “Mücadele ve Hükümet Partisi – PCI” ve “Hükümet Partisi-PCF” Bazı yoldaşlarımıza gore, Althusser’in yorumları işçi hareketinden uzaklaşarak daha kendiliğindenci ve savunmacı mücadele (protesto) bir hatta doğru kaymakta, sosyal dönüşümün dinamik kapasitesini yalnızca heterojen “hareketler”in dağınık birliğine dayandırmakta ve devrimci partinin devlete karşı konumlanma görevinin ötesine geçmesini engellemektedir. Özetle, argümanları dramatik bir “sapma” göstererek güç risklerinden el çekmiş gibi görünmektedir.

Şunu belirtmek isterim ki, Althusser’in argümanındaki mantığa gore “muhalif parti” düşüncesi de en az “hükümet partisi” düşüncesi kadar yanlıştır. Toplumsal güçlerin sabit ilişkisi ve verili “oyun kuralları” çerçevesinde popüler direnişin saf ve basit bir ifadesi olarak muhalefet partisi, yalnızca bir “hükümet partisi”nin tersidir. Esasen sabit bir güçler dengesinin sürekli yeniden üretimi ile sınırlandırılmıştır. Burada Üçüncü Enternasyonal esnasında Avrupanın durumunda önemli bir faktöre başvurmayacağız (geniş anlamda sadece “kriz” in güncelliği verili gerçeklerin tersine çevrilmesine neden oldu): : Halk Cephesi ve Direniş hareketlerinin ihtiva ettiği gerçek devrimci potansiyel ve eğilimlere ragmen “iş başındaki” komünist partilerle muhalefetteki komünist partiler arasında kusursuz bir simetri söz konusudur. Örgütlenme modeli, ideolojileri ve genel “çizgi” her ikisinde de aynıdır. (Bu, aralarındada hiç bir çelişki olmadığı anlamına gelmez.) Aslında, onlar aynı sistemin iki yüzüdür, şu anlaşılmalıdır ki onlar devletin egemenlik biçimlerine dokunmazlar. Çünkü, değişimin (evrim) emperyalist “mantığına” teslim olmuşlardır. Sonuç olarak, Althusser’in bir “hükümet partisi” fikrini eleştirmekten anladığı, devlet iktidarının ele geçirilmesi ve dönüştürülmesi için etkili araçların araştırılması ve yeniden düzenlenmesidir.

Althusser’in metnindeki problemler ve son zamanlardaki teorik müdahalelerin kaynağı başka yerde aranmalı gibi geliyor bana. “Parti mutlak surette devletin dışında konumlanmalıdır” der ve ekler: “Kitleler arasındaki faaliyeti aracılığıyla” Fakat bu ne demektir? “Partiyi devletten koparmak” ne demektir? Burada, elinde militanların (devrimci) iradesinin etkisi dışında bir şey olmayan, militanların nihai amaca (komünizm=devletin sönümlenmesi) uygun bir biçinde sıkı sıkıya tatbik ettikleri kuralların ürünü olan ve ancak bu amaca erişilmesinden sonradır ki, toplumsal ilişkilerde işgal ettiği yeri seçmek için “özgür” olacak, hatta bu “içsel” ve “dışsal” terimlerini bile kendi başına tanımlayabilecek ideal (ve idealist) bir parti fikriyle karşı karşıya değil miyiz? Ya da daha doğrusu, burada, devrimci partinin uzlaşmaz alternatifler arasında bölünmüş “özerkliği” ile ilgili olarak, Marx’ı her zaman tetikleyen aporia’yı (çıkmazı) mı buluyoruz: Parti, bazen, kitlelerdeki “sınıf bilinci” ile kaynaşır, bazen proletaryanın örgütsel ve eğitici liderliğini temsil eder; parti, bir yerde, üyelerinin “serbest iştirakı” ile kurulurken, öte noktada hala devlet kurumlarının ( özellikle de ulusal biçimlerinin) varlığı ve formu tarafından belirlenmektedir. Bu aporia’nın, Marx’ın devrimci geçiş argümanları boyunca görülebilen gel-gitlere [chasse-croisé] yabancı olmadığını düşünebiliriz: Komünist Manifesto’da veya 1848 Devrimi ile ilgili metinlerde olduğu gibi, doğrudan “siyasi bir partide örgütlenmiş” bir sınıfın inisiyatifine odaklanmış olsalar da, devletin dönüştürülmesi sorununu göz ardı etmişlerdir; ya da, başka türlü söylemek gerekirse; Paris Komünü analizlerinde olduğu gibi, “İşçi Sınıfı İktidarının” doğası ve işlevi sorununa, devrimci partinin rolünü yeterince incelenmeden odaklanmışlardır. Bütün bunlar, sanki bu iki sorun (devlet, parti) ortak bir teorik zemini paylaşmıyormuşçasına, sanki devrimci süreçte birbiriyle çelişen iki perspektife karşılık geliyormuş gibidir. Fakat bütün bunlar “devrimci parti” ve “proleter devlet” kavramlarının bir ve aynı soruna sunduğu çelişen iki çözümü olarak değerlendiriliyormuş, yani komünizme “geçiş” (ya da işçilerin tarihsel otonomisi ve hegemonyası), sınıf mücadelesi deneyimi her iki çözümü de kendi çerçevesi içerisinde sınırlandırsa da biri daima bir nebze daha ağır basar. Bu çıkmaz, her zaman “Paris Komünü Modeli” gündeme getirildiğinde yeniden ortaya çıkar: Özellikle, 1917-18 yılları arasındaki Sovyet Rusya’da ve 1966-76 yılları arasındaki Çin Kültür Devrimi sırasında.

Parti ve“Aygıt”

En azından Robert Michels’den beri, burjuva sosyolojisinin ortak özelliklerinden biri, işçi partilerinin burjuva devlet “modeli” üzerine inşa edilmiş ve dolayısıyla da onun potansiyel işlevine entegre edilmiş veya yeniden üretimine yazgılı olduklarına inanılan “küçük devlet aygıtları” olarak görülmeleridir. (Devrimci bir kopuşa karşı olarak anlaşılmalarıdır.)

Bu ortak özelliğin, anarşist eleştiriden aynı zamanda komünist partilerin kurucuları tarafından sosyal demokrasinin işlevine yöneltilen paralel eleştiriden ödünç alınması dikkate değerdir. Başka bir boyutta, örgütlü mücadele pratikleri ve işçi sınıfının öncülüğü kavramsallaştırmaları onları karşı karşıya getirecektir. Bu eleştirinin işçi hareketi içerisinde, neredeyse periyodik olarak, yeniden baş göstermesi, şüphesiz ziyadesiyle sahici bir soruna işaret eder: Söz konusu eleştirinin, birer tarihsel form ve ürün olarak devletin mahiyeti ve işçi sınıfı partilerinin fiili varlıkları ile ilgili bilgisizliğimize bağlı olduğunun kanıtıdır. Devlet aygıtı metaforunun yetersizliğinin kesinlikle bilincinde olan Althusser’in, iş parti tartışmasına geldiğinde, partinin devlete nazaran ikincil konumunu vurgulamak adına onu yeniden ürettiğine tanık oluruz.

Bu eleştiri, basitçe, parti aygıtının ifade ettiği hedefinin tam tersi değil midir? Bizim, Fransa’dan, bunu tespit edebilecek imkanımız var. Zira, Fransız Komünist Partisi (PCF) önder kadrosunun ve onların “demokratik merkeziyetçilik” (22. Kongre’den beri durmaksızın tekrarlanan ve Paul Laurent’in yakın zamanda hakkında yeni bir kitap yazdığı bir eleştiridir. Kitapta devlet başka, parti başka şeydir. Bu sebepledir ki, “modus operandi”leri (çalışma tarzları) birbirine karşıttır. Biri çoğulculuğu, diğeri merkeziyetçiliği gerektirir ve “talep ettiğimiz sosyalizmde” (ki bu Sovyet sosyalizminden başka bir şeydir.) “Parti ve devlet”, her birinin kendi ereklerini gerçekleştirmek konusunda “özgür” olacağı bir karşılıklı özerklik konumuna oturtulmuştur. Öyle vaysayıyorum ki, İtalya örneğindeki, Anayasa’nın kökenini Direniş’ten alması gibi kurumsal hususiyetler, anti-faşist partilerin ideolojik tanınmaları, devletin“ilişkisel travma”sının popüler bir zafer (kazanım, ya da en azından telafi) olarak kabulü şartına bağlanmış olması başkaca bir söyleme yol açar: Özellikle de “Çoğulculuk” ( çeşitli sosyal gruplar, hatta kitleler) büyük kitle partilerinin her birine nüfuz ettiği fikrine. Dolayısıyla, mekanik olarak devletin ve partinin işlevini ve demokratikleşmesini karşı karşıya koymaktan ziyade onları karşılıklı eylemlerinin süreci olarak tanımlama eğilimi vardır: Parti, gittikçe kendi “kendisini devlet kılacak” noktaya kadar devletin demokratikleşmesi sürecinin bir enstrümanı olarak iş görebilir. Yani, kendi kitle tabanını ve farklı toplum kesimlerinin çıkarları arasında politik bir “dolayım” yaratma kapasitesini genişletmek suretiyle devletin demokratikleşmesinin aracıdır. Fakat bu varyasyon bizi önünde sonunda aynı yere döndürmez mi? Parti ve devlet arasındaki kıyasla ilgili farkı yerinden ederek, devlet içerisinde birbirileriyle işbirliği/rekabet ilişkileri geliştirmiş olan olan partiler arasındaki kıyasla ilgili farkı oraya yerleştirmek daha tatmin edici değil midir? Ya da yine, “iyi (demokratik)” devlet ile “kötü ( corporative) devlet, veyahut “iyi parti ( kitlelerin tarihsel insiyatifi olmaya muktedir olan)”, “kötü parti”( onları ezen ve manipüle eden) gibi karşıtlıkları ifade etmek için başkaca bir yol bulsak daha iyi olmaz mı? Kendisini bütün temsillerde gösteren bu soyut ve ahlaki karşıtlık, günümüzdeki işçi partilerinin, ve son tahlilde de işçi sınıfının, mevcut gerçek çelişkilerinin etkilerini ve tarihsel kökenini analiz etmekteki yetersizliklerine işaret eder. Bu, komünist partilerin “devletçi modeli” nin eleştirisiyle ortaya konması gereken ve yalnız başına bile bizi idealizm prangasından kurtarabilecek acil bir görev değil midir?

Kitleler Halihazırda Devlete İçkindir

Kitleler her şartta “devletin dışında” değildir. Onlar, tam aksine: devlet ilişkileri ağına, yani kurumsal bölümlere (ulusal aidiyetler ya da profesyonel “nitelikler”) veyahut baskı mekanizmaları ve ideolojik tabi kılma gibi süreçlere daima ve zaten aşinadırlar. Verili tarihsel koşullarda, mevcudiyetleri için bu kaçınılmazdır. Siyasetin maddi koşullarını da bu aşinalık oluşturur. Bu bağlamda, devrimci kitle insiyatiflerinin devrimci kopuş kapasitelerini eşzamanlı olarak teşhis etmesiyle birlikte “Kendiliğindenlik” kavramına ilişkin temel eleştirisiyle, devrimci proletaryayı, yalnız devletin değil, aile, ulus, din ve ahlak gibi ideolojik ilişkilerin de dışında tanımlayan Komünist Manifesto’daki mevcut idealizmi temize çekmek suretiyle de materyalist tutuma zemin hazırlayan, aşikar ki Lenin’di.

Fakat eğer kitleler hiç bir koşulda “devletin dışında” değilse bu, devrimci işçi hareketinin de “devletin dışında” olmasını bir kenara bırakın, meydana gelişinde ve gelişmesinde devlet ilişkilerinin sınır ve formları tarafından biçimlendirildiği anlamına gelir. Bu bağlamda, bir takım radikal Marksistlerin ilkel bir işçi hareketininin “şehir dışına kampa gitmişken” radikal biçimde dışsal bir devlet aygıtıyla karşılaşmaları üzerinden devşirdikleri bu temsil –bir devlet aygıtı genellikle böylesi tamamen kısıtlayıcı terimlerle tanımlanır- tamamen yanlıştır. 19. yüzyılın sonlarında, işçi hareketinin kurumsallaşmasını betimlemeye çalışan (özellikle parti ve sendika “rollerinin” kristalleşmesi ile gün yüzüne çıkan) “pasif devrim”, halen uygun bir kavram olsa bile, sadece devletin ve işçi hareketinin karşılıklı bağımlılık biçimlerindeki bir değişikliktir. Aynı zamanda, hem devlet iktidarının merkezileştirilmesinin etkinliğinin temelini oluşturduğu devlet ilişkilerinin doğasını, hem de sınıf mücadelesindeki antagonizm düzeyini (veya siyasal verimlilik indeksini) eşzamanlı bir biçimde ve her tarihsel konjonktür içinde analiz etme gerekliliğine işaret eder. Başka türlü ifade etmek gerekirse, devletin içi veya dışı, yani antagonist pozisyonların “saflığı” (Lenin tarafından çok önceden kınanmış eski bir idealist ayartı) açısından değil, devlet ilişkileri sisteminin içsel çelişkilerinin terimleri üzerinden düşünmek gerekir. Şüphesiz, bazı Komünist Partilerin (PCF gibi) mevcut konumlarındaki yanlışlık, devrimci mücadelenin temel bir verisi olarak devlet içindeki çelişkiler fikrini ortaya atmış olmaları değildir. Bu örnekte, aksine: 1. Bu çelişkileri tamamen yeni bir şey olarak sundular. (Ve “küstahlıktan” yüzü kızarmayan bazı teorisyenler işi “devletin sönümlendirilmesi” için nesnel önkoşulları anlayacak raddeye kadar vardırdılar!); 2. Bu çelişkileri en dar “politik” aygıtlarda, burjuva devletin tanımladığı resmi (hukuki) anlamda, (bugün bile aynı hareketle, ailenin, okulun, kültürün mitik bir imajını koruyarak) yerelleştirmek vesaire. Özellikle bunu, mucizevi bir şekilde hiç bir işçi partisinin, onların sendikalarının, kültürel ve yerel iletişim kanallarının herhangi bir “krizine” eşlik etmeyen bir “devlet krizini” böyle yalıtmaya gayret göstermek suretiyle yapmak; 3.) Ve sonuç olarak, sınıf güçleri dengesindeki muazzam eşitsizliği, her seçim dönemecini burjuva devlet aygıtını dağılmanın eşiğinde olduğunun, işçilerin hegemonya savaşını kazanmanın eşiğinde olduğunu hayal etme noktasına kadar götürmek.

Burjuva Politikası ve Proleterya Politikası

Marksist devrimci gelenek, devletin devrimci hareketin önüne çıkardığı engelleri, devletin iç çelişkilerinin varlığını, ve burjuva siyaseti ile işçi hareketinin proleter siyaseti arasında yaptığı ayrım yoluyla da, kitlelerin tarihsel insiyatifi arasındaki ilişkiyi kavramsallaştırmıştır. Onlar teorik bir çift, ortaya koymuşlardır. Bu, devam eden bir tecrübe süreci yoluyla her bir konjonktürde somut bir tercümesi ile karşılaşılan bir “karşıtların birliği”dir. Çünkü, bu karşıtlığın ışığında, her bir politik eğilim “ikiye ayrılır”: Örneğin, işçi sınıfı örgütlenmesinin bağımsızlığı workerism (işçicilik) ve proleterya hegemonyası olarak, ulusal kurtuluş hareketleri mücadeleleri ise milliyetçilik ve anti-emperyalizm olarak ikiye ayrılır. Althusser’in kast ettiği de ( bunun Marksizm’deki teori/pratik arasındaki birliğin hakiki “çekirdeği” veya özü olduğu söylenebilir.) bu ayrımdır.

Bununla birlikte, ayrım devasa tarihsel zorluklar sonucu kabul görmüştür. Bu zorluklar, bütün politikaları mevcut devletin egemenlik formlarının yeniden üretimi ile tanımlanan (burjuva) politikası ile (proleterya) non-politics (politika olmayan) arasındaki ayrımla başlar. Anarko- Sendikalizm, bir çok açıdan, bu anlayışın en derin ifadesini temsil ederken onun dar sınırlarını da ortaya koymuştur. Lenin ve 1917 Ekim Devrimi ile birlikte ayrım, teorik düzeyin ötesine geçmiş ve kendisini kurumsal formlar arasındaki karşıtlık olarak ortaya koymuştur (“burjuva demokrasisi” ve “proleter demokrasi”, hatta Parlemento, Sovyet ve Konsey’in sınırlarına kadar). Bu yeni formülasyon, ilk defaya mahsus olarak, “proleterya diktatörlüğü” kavramının gerçek hayatta bir karşılığının olduğu, mecraları yüksek düzeyde belirlenmemiş olan sınıf mücadelesinin ve çelişik sosyal dönüşümlerin belirli formları ile birlikte yalnızca basit bir devrimci taktik hamle olarak değil, aynı zamanda geçişin tarihsel bir aşaması olarak mevcut olduğu gerçeğine bağlıdır. Ancak, bu temsil (buna, komünist partilerin itici gücü sayesinde sınıf mücadelesinin eşi benzeri görülmemiş bir yoğunlaşmasının da eşlik ettiği de muhakkak akılda tutarak ) aynı zamanda, gün be gün daha net fark edilen ikili bir olumsuz etkiye de sahiptir.

1. Bir tarihsel form olarak “parti” sorununu, onu kesin olarak burjuva ve proleterya politikalarına (ve pratiklerine) sabitlemek suretiyle hızlı birbiçimde soyutlama söz konusu olmuştur. Yani, vardığımız noktada, ( “doğru hat” ve “sapmaların düzeltilmesi” şartı altında) çelişki her zaman-zaten çözülmüştür.

2. Bu çelişkinin temel yönünün, hukuki formların antitezinde yerelleştirilmesi (1936 Sovyet Anayasası’nın Stalinist sapmayı “geri dönüşü olmayan nokta” olarak varsayılmasının ve şimdiden aslında “tüm halkın devleti” olduğunu ilan etmesinin semptomatik öneminin altını çizme fırsatım olmuştu).

Komünist ideoloji, burjuva siyaseti ile proleter siyaset arasındaki temel çelişkiyi bu şekilde kristalize ederek ve yerinden ederek işçi hareketinde yeni “parlamenter kretinizm” ve “parlamento karşıtı kretinizm” biçimlerini üretti. Bu yeni biçimlerden sosyalist geçiş formülüne dönüştürmek istediğimiz (“organik entelektüeller, işe koyulun!”) parlamenter demokrasi ve “doğrudan” demokrasinin (ya da öz-yönetimin: Fransız partimizin teorik incisi olan “kapsamlı ulusal öz yönetim” [autogestion nationale d’ensemble] ile karşılatırın) az ya da çok ustaca dozlarda “sentezi”, “kombinasyonu” arayışlarına girerek kurtulamayacağımız açıktır. Bu durum aynı zamanda Marksizmin devrimci diyalektiğinin temel bir unsurunu ortadan kaldırmıştır, stratejinin dilinde ifade etmeye çalışabileceğimiz bu unsur: devlet iktidarının ele geçirilmesinin (ve böylece devletin baskıcı “aygıtlarının” yıkımı veya kontrolü) gerekliliğini ortaya koyarak Marksizm, proleter siyasetin, burjuva sınıf egemenliğinin güçlü noktalarına (“yoğunlaştığı” noktalara) karşı kendi güçlerini mümkün olan en yüksek yoğunlaşmayla bir araya getirme zorunluluğunun altını çizer. Oysa, hukuki veya yarı-hukukî biçimin gerçek önemi ne olursa olsun (“güçlerin” değişimi, vatandaşların “temsili ”vb.), devlet aygıtının görece zayıf bir noktasıdır. Bununla şunu kasediyorum; onun yalnızca bütünden veya bütünlükten bağımsız olarak kolayca dönüştürülmekle kalmayıp, aynı zamanda etkililiğini siyasi ve ideolojik sınıf egemenliğine temel teşkil eden tüm aygıtların (okul, aile, hukuk vb.) kümülatif etkilerinden alıyordur.

Kültür Devrimi, Parti ve Devletin İdeolojik Aygıtları

Bu bağlamda, içsel olarak Stalinist sapmanın kapsamlı bir şekilde düzeltilmesini ele almak için en önemli girişim olmaya devam eden Çin Kültür Devrimi, daha fazla çalışmayı hak eden dersler taşımaktadır. Gerçekten bildiğimiz kadarıyla (ve kendi şeffaf olmayışı kesinlikle mevcut başarısızlığının yönlerinden biridir), Kültür Devrimi aynı zamanda yukarıda tarif edilen çıkmazlardan bir “proleter siyaset” in incelikle çıkarılmasının zorluğunun bir kanıtıdır. Sınıf mücadelesinin (“iki yol”), proletaryanın her zaman kesin olarak konumlandırıldığı iktidarın gerçek uygulaması sorununun dışında tüm geçiş boyunca devam ettiği Kültür Devrimi pozisyonu, “geçiş” mefhumuna mekanik ve kaderci boyutlarını potansiyel olarak uyarlayarak veya düzelterek yeni bir anlam vererek soyut ve belirsiz bir Leninist argümanın ötesine geçer (geçiş artık tahmin edilebilir, hesap edilebilir, kurumsal ve ekonomik aşamaları olan bir inşa programı değilse; Marx’ın dediği gibi, o gerçekte “uzun mücadeleler… bir dizi tarihsel sürecin ” sonucudur- yani çelişkili bir eğilimdir. Kültür Devrimi boyunca ideolojik üstyapıların devrimini, “zihin ve kol emeği arasındaki ayrımın” dönüşümüne indirgenmesinden (ve bu dönüşümün sınırlandırılmış olarak kalmasını sağlayan çok dar sınırlarını) ortaya çıkan zorlukları bir kenara bırakırsak; ortaya çıkan şey, her şeyden önce partiye yönelik tutumdur.

Burada ne gözlemleyebiliriz? Birincisi, kesinlikle tehlikeli ve çelişkili, ancak belirleyici sorunlara değinen iki yönlü devrimci bir sorgulama hattı:

1. Kültür Devrimi (KD), sınıf mücadelesinin yeni aşamalarının ve yeni boyutlarının belirli bir konjonktürde yeni örgütlenme biçimlerini (örneğin genç öğrenciler ve işçiler) talep edebileceğini ileri sürmektedir. Bu, partinin mücadelelerin birleşmesinin ve teori / pratik sentezinin “nihai” biçimini temsil ettiği komünist partiler tarafından korunan evrimci ve aslında savunmacı Kautskist şemayı sorgulamaktadır. Burada üstü kapalı olarak şu varsayım yatmaktadır; sınıf egemenliğinin bir yönü (ekonomik ve politik gücün merkezileştirilmesi) ile karşı karşıya kaldığında güçlü olan böylesi bir örgütlenme ve mücadele, öteki yönlere ilişkin olarak zayıftır (Marx’ın ayrımını ve Lenin’in “ekonominin yoğunlaşmış ifadesi” olarak siyaset anlayışını kullanarak- güçlerin yoğunlaşması olarak adlandıracağım yönler: ekonomik kontrol, işbölümü, ideolojik tabi kılma).

2. Kültür Devrimi, partinin sınıf mücadelesinin bir parçası olduğunu öne sürmüştür [le parti est dans la lutte de classes]: saf bir terim, kesin bir “başarı” olarak değil, bu mücadelede belirleyici payı olan bir taraf olarak. Öyleyse, parti içinde devrim (ler) olmadan – partiyi kitlelerin eleştirel “itirazlarına” boyun eğen ve kendini dönüştüren- devlette devrimin başlatılması ve sürdürülmesi olamaz. Aynı zamanda bu, “devletin sönümlendiği” tezini bir nebze olsa da sadece “yıkım” ve “boş sayfa” gibi mekanik imgelerden ve ekonomik gizemlerden (devletin sönümlenmesi = rasyonel, saf bir “teknik” toplumsal yönetim) çekip çıkararak açıklığa kavuşturur ve somutlaştırır. Kültür Devrimi, işçilerin ve kitlelerin iktidarın ele geçirilmesini somutlaştırdığı aygıtların kendisi içinde kesintisiz bir devrimci mücadele yönüne işaret eder.

Yine de, özellikle Charles Bettelheim’in Mao’dan Sonra Çin metninde ortaya koyduğu oldukça titiz analizi takip edersek, bu argümanın kendi tarzında ve çok geçmeden tersine dönüştüğü görülüyor: proletarya diktatörlüğü altında, sınıf mücadelesi her şeyden önce (yalnızca ona özgü olmasa da) parti içinde ortaya çıkar, onun içinde “yoğunlaşır”. Bu, sınıf mücadelesinin daima parti içinde ve sadece parti içinde olduğu ve “iki yolun” belirlenmesi ve çatışmalarının çözülmesi gerektiği anlamına gelir. Bu aynı zamanda, iktidarı elinde tutacak hiçbir özel “hizip” in kesin olarak sağlanamayacağı (Liu, Lin Biao, Teng, “Dörtlü Çete…”), fakat böylesi bir partinin de sorunun kendi safları içinde çözüleceğinden emin olduğu anlamına gelir. Partinin “hayat sigortası”! Bununla birlikte, kitleler bu veya şu eğilimi desteklemek için her zamankinden daha fazla kullanılmakta ve manipüle edilmektedir. Stalinist pratiğin biçimsel bir ters çevrilmesi olmasına rağmen (parti içinde her ne pahasına olursa olsun “kolektif liderliğin” birliği “parti içinde sınıf mücadelesi ” haline gelir) sonuç tamamen aynıdır.

O halde şu soruyu sormalıyız (peşin bir cevap olmadan): Kültür Devrimi deneyiminde, yalnızca toplumsal güçler ve tarihsel koşullar açısından değil, analiz ve devrimci teori açısından temelde eksik olan şey nedir?

Kültür Devrimi’nin yankılarıyla doğrudan bir rezonans bulundurduğu ölçüde Althusser’in “Devletin İdeolojik Aygıtları” na ilişkin olarak paralel bir soru eklemek istiyorum. Devletin İdeolojik Aygıtları (DİA) kavramı açıkça devlet ilişkileri ağı içindeki çelişkilerin ve sınıf mücadelesinin gelişimini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Stratejik metaforu tekrar ele alırsak, yalnızca sınıf tahakkümü aygıtlarının (görece) zayıf noktalarına [dispositif] değil aynı zamanda en görünür ya da onları doğrudan “hedefleyerek” ulaşılabilir olmak zorunda olmayan güçlü noktalarına da karşılık gelen (‘krizler’ kadar konjonktürleri de içeren) uzun vadeli bir devrimci mücadele sorununu ortaya koyma meselesidir.

Öyleyse bu, kitlelerin inisiyatifi ve tabi kılınmaları, hatta manipülasyonları arasındaki ilişkinin bu eğilimsel tersine çevirmenin bağlı olduğu koşulların karmaşıklığını analiz etme sorunudur – tersine çevirme devlet çelişkilerinin gelişiminin ve dolayısıyla “proleter siyaset” in “burjuva siyaseti” üzerindeki önceliğinin yalnızca başka bir adıdır. Burada, aynı zamanda proleter sınıf mücadelesinde, doğrudan olmasa da, iktidarın ele geçirilmesi (devletçi merkezileşme düzeyinde) ile sınıf hakimiyetinin (onun DİA’larda gerçekleşen yoğunlaşması düzeyinde) çöküşüne doğru bir eğilime uygun bir stratejinin nasıl eklemleneceğine dair kavrayışın yokluğunda, eşzamanlı olarak parti ve kitleler arasındaki kopmaya ve “hareket” ile “örgütlenmenin” karşıt olarak sterilizasyonuna yol açan, kitlesel inisiyatif olanaklarının – nihayetinde görülmemiş bir kitle hareketinin geliştiği Mayıs 68’de Fransa’da olduğu gibi – neden kaçırıldığına dair bir kavrayışa ihtiyaç vardır. Fakat teorik düzeyde olsa bile, Althusser bu eklemlenme noktasını kavramayı başardı mı yoksa sadece bir program mı önerdi? Bir kez daha, parti sorunu burada konuyla alakalı bir göstergedir: DİA’ların tartışılması yalnızca eğer devrimci partinin kendisinin DİA’ların “oyunu” içindeki çelişkili yerini tanımamıza ya da devrimci partinin yapısını ve dönüşümünü DİA’ların içindeki antagonistik bir eğilim olarak analiz etmemize izin veriyorsa bir anlamı vardır. Bu gerçekten bu noktaya kadar yapılmadı. Belki de sadece işçi partilerinin ve örgütlerinin kapitalist sınıf ilişkileri tarihindeki yeri hakkında iyi bir tarihsel ve materyalist analiz eksikliği vardır (ancak bunun için bazı unsurlar ortaya çıkmaya başlamaktadır). Bir kez daha, (bunu “Marksizmin krizi”-içinden- üzerine olan çalışmalarımızın birincil hedefi haline getirmek için) kendimize teorik olarak neyin sürekli eksik olduğunu sorarak sonuçlandırdık.

“Parti-Formu” nun Çelişkileri

“Tarihselçi” olmak istiyorsak, tarihselciliğimizin (Gramsci’den ödünç alarak söylersek) mutlak bir tarihselcilik olması gerekir. Bu, onun çelişkilerini yumuşatmak için parti-formunun tarihsel anlamını farklı şekillerde “göreceleştirmek” değil, onun dönüşümünün maddi koşullarını keşfedebilecek şekilde bu çelişkileri keskinleştirmek anlamına gelir. Bu görev yalnızca “yıkıcı” görünmektedir. Gerçekte, emperyalizmin (ve böylece kapitalist toplumsal ilişkinin, sömürü biçimlerinin ve egemen sınıfın devlet “teknolojisinin”) dönüşümleri nedeniyle, işçi hareketini etkileyen kaymayı telafi etme zorunluluğuna karşılık gelir. Anlaşılan o ki “Avrokomünizm” olarak adlandırılan şey sadece “Batı’daki devrim” in yakınlığı ve araçları hakkındaki çeşitli yanılsamalara karşılık gelmesinden dolayı değil, aynı zamanda parti-formunun çelişkilerini büyük ölçüde ele almadan çözeceğine inandığından dolayı çok kısa bir konjonktürün fenomenidir. Avrokomünizm, Stalinist yapıların zoraki [crispé] sürdürülmesi (işçi sınıfının öncü rolü adına) ile burjuva partilerle uzlaşma (Komunist Parti’nin ister ‘hükümet’ olsun, ister muhalefet; diğerleri gibi bir parti haline gelmesi) arasındaki salınımın üstesinden gelmek için herhangi bir yöntem keşfetmedi.
Bundan dolayı en azından sorunu tamamen en soyut şekilde ortaya koymak önemlidir: bugün olduğu gibi ve “sapmaları” ilk prensipleri ve başarıları kadar önemli olan uzun vadeli bir süreç göz önüne alındığında, parti-formu halkın içindeki belirli “çelişkilerin” yeniden üretiminin tarihsel biçimi haline geldi mi? Öyleyse, henüz – aşamaları veya sonuçlarını- öngöremediğimiz bir süreç açısından bu formdan zorunlu bir kopuştan bahsetmek gerekiyor mu? Burada şunu söylemek istiyorum: zorunlu bir kopuştan bahsetmek (daha iyi açıklığa kavuşturursak), işçi hareketinin ve mevcut örgütlerin tasfiyesi veya lağvedilmesi anlamına gelmez. Marksist teorik “ilerlemeler” in varlığı ya da örgütlü bir devrimci akımın, popüler ve emek güçlerinin varlığı mevzubahis değildir. Bu güçler ya da akımlar olmasaydı, söz konusu problem ortaya konamazdı bile. Bununla birlikte, bugün görülmesi gereken şey, bu güçlerin içinde örgütlenebildikleri sınırlardır ve günümüzde iş başında olan çelişkilerin, ne eşit olmayan uygun “ulusal koşullar” nedeniyle basitçe eşitsiz gelişmeyle (öyle bir durum olsa bile) ne de geri kalmış bir bilinç seviyesi, siyasi çalışmanın zorlukları, düşmanın faaliyetleri vb. nedeniyle basitçe gelişimdeki bir gecikmeyle hiçbir ilgisi yoktur. Çelişkiler kapitalizmin mevcut evriminde yapısal bir karakter kazanmışlardır (bu “işlevsel” anlamına gelmez). Proleter sendikaların ve komünist partilerin organize ettiği sınıf mücadelesinin gerçekliğinden ve bu güçlerin devrimci sürece sonuna kadar önderlik etme kapasitelerinin beklenen “kanıtını” elde edebildikleri sonuçlardan çıkaran tembel argümandan sonsuza dek hoşnut kalamayız.

Sınıf örgütleri, işçiler ve ezilenler için temsil ettikleri tüm teorik ilerlemelere rağmen, olmaları gerektiği veya olabilecekleri gibi değil bugün oldukları gibi görülmelidir.

Günümüzde Marksizmin Latin Amerika, Doğu Asya ve belki de Küba’da (Afrika’daki ülkeler ne alemde?) sadece birkaç ülkede kitlesel devrimci bir ideoloji olduğu -tarihsel bir form olarak parti-formunu içkin bir şekilde etkileyen- yapısal bir gerçekliktir; nihayetinde, mevcut formuyla, ne “gelişmiş” emperyalist ülkelerin (emperyalizmin egemen kutupları) çoğunluğunda sınıf mücadelelerinin yoğunlaşması ve merkezileştirilmesine, ne “reel sosyalizm” ülkelerinde devrimin devam etmesine, ne işçi hareketinin ve ulusal kurtuluş hareketlerinin (nadir ve “değerli” istisnalar hariç) gerçek bir birleşimine ne de çokuluslu “şirketlerin” gelişmesine karşı proleter direnişe yol açtı. “Parti-formunun” bugün işlev gördüğü şekliyle uluslararası komünist hareketin birliği formu olmadığı, fakat devletin ulusal çıkarlarının mücadelelerin dayanışmasından baskın çıktığı (özellikle Vietnam Savaşı’ndan bu yana) – son analizde, emperyalizmin eğilimlerine ve onun “oyun kurallarına” tabi olduğu- onların krizlerinin ve bölünmelerinin formu haline geldiği yapısal bir gerçekliktir.

Daha küçük çapta fakat yine de önemli bir düzeyde, Fransa ve İtalya’da, komünist partiler – farklı derecelerde – her ne kadar sendikalar, belediyeler ve bölgesel güçler içinden ortaya çıkan dolaylı örgütlenmeleri (ortaya koyduğu tüm problemlerle birlikte) hesaba katıyor olsa bile, işçi sınıfının ve mücadelelerinin yalnızca bir kısmını örgütlemeleri yapısal bir gerçektir. Bu sınırlamanın, özellikle Fransa’da, çoğunlukla hatalı veya çelişkili siyasi çizgilerin sonucu olması, şu anki güçler ve toplumsal-yapısal ilişkiler dengesine maddi olarak yazılı olduğu gerçeğini değiştirmez. Fransa’da PCF (Fransız Komunist Partisi), “küçük ve orta ölçekli işletmeler” deki işçi sınıfını (“taşeronluk” veya “dış kaynak kullanımı” ile yaratılan yeni yarı-kentsel, yarı-kırsal işletmeleri kapsayan) ya zar zor ya da hiç örgütlemiyordu; göçmen işçileri ya da onların mücadeleleri etrafındakileri örgütlemiyor, ya da yalnızca minimum ölçüde örgütlüyordu; tüm politik biçimlerin sınırlarında yer alan ücretsiz kadın işçileri (“ev içi emek” ile sınırlı) örgütlemiyordu. İtalya’da, [Bruno] Trentin ve diğer yoldaşların belirttiği gibi, mevcut örgütler (PCI ve sendikalar), kitlesel işsizliğin işçi sınıfı içinde getirdiği bölünme karşısında büyük oranda çaresizdir, örgütlerin büyük sanayi merkezlerinde kazandığı kontrol ve rekabet, sadece sömürülenleri birleştirmek için değil, aynı zamanda onları bölmek için de çalışabilen iki ucu keskin bir kılıç haline gelir!

Tüm bu gerçekler ve daha fazlası, “parti-formu” ilkelerini sorgulamaktadır ve tüm tarihsel dönemi etkileyen bir dönüşüm sorununu ortaya koymaktadır. Kesinlikle İkinci ve Üçüncü Enternasyonal tarafından ortaya konulan ve “siyasetin önceliği” anlayışında ifade edilen “parti” ve “birlik” arasındaki geleneksel ilişkilerin düzeltilmesinin ötesine geçecek bir dönüşüm. Acilen, kendi başına kitlelerin burjuva siyaseti formlarına tabiiyetinin altını oymada değil tam tersine yol açan (“kitle örgütleri” politikasının zayıflığı, Fransız Komunist Partisinin (PCF) büyük tarihsel başarısızlığıdır, çünkü bu yalnızca kuru gürültüye yol açmaz, aynı zamanda militan komünistler adına herhangi bir girişimi tamamen felç eder!) tek tek partilerin çokluğundan çok daha temel olan partinin ve “kitle hareketlerinin – dolayısıyla örgütlerinin” “çoğulculuğunu” sorunsallaştıracak bir dönüşüm. Kesin olarak, işçi sınıfı örgütlerinin tarihi devlet ve burjuva toplumundan ayrılmaz olduğu ölçüde, onların “sınırlamaları” ya ne tam olarak anladığımız ne de tehdit ettiğimiz burjuva sınıf egemenliğinin bir yönü olarak veya henüz açıklayamadığımız yeni sınıf mücadelesi eğilimleri olarak geri döndüğü ölçüde, bu sınırlamalar, daha sonrasında 1930’lardan beri örtük krizin etkilerini çökerten ve “üstbelirleyen” içsel çelişkiler haline gelir. Bunun nedeni, kesinlikle sınıf mücadelesinde hiçbir güç ilişkisinin istikrarlı olmamasıdır – devrimci hareketin tarihsel sınırlarını “aşmak” veya “üstesinden gelmek”, bir sürekli kopuş olmadan mümkün değildir. Ama aynı zamanda çelişkilerin patlaması nedeniyle bu kopuş teoride ve pratikte mümkün hale gelir.

İngilizceye Çeviren: Patrick King

Bu metin aslen İtalyanca olarak “Interrogativi sul ‘partito fuori dello Stato,’ ” in Dicutere lo stato: posizioni e confronto su una tesi di Louis Althusser (Bari: De Donato, 1978), 271-90. Yayınlanmıştır. Bu çeviri daha sonra Fransızca’da yayımlanan “Etat, parti, transition,” Dialectiques 27 (1979): 81-92.’ye dayanmaktadır.

Kaynak: https://www.viewpointmag.com/2017/12/18/state-party-transition-1978/
Notlar

1. Bknz. Etienne Balibar, “Interrogativi sul ‘partito fuori dello Stato,’ ” in Dicutere lo stato: posizioni e confronto su una tesi di Louis Althusser (Bari: De Donato, 1978), 271-90.

2. Bknz. Etienne Balibar, “Dictature du prolétariat,” “Pouvoir,” and “Appareil,” in the Dictionnaire critique du marxisme, ed. Georges Labica and Gérard Bensussan (Paris: PUF, 1983).

3. Balibar, Poulantzas’ın çalışmalarına yönelik değişen tutumları ve posizyonu için bknz. “Communism and Citizenship: On Nicos Poulantzas,” in Equaliberty: Political Essays, trans. James Ingram (Durham: Duke University Press, 2014), 145-64. Ayrıca bknz.Nicos Poulantzas, State, Power, Socialism, trans. Patrick Camiller (New York: Verso, 1978).

4. Althusser’in kapitalist ilişkilerin yeniden üretimi ve maddi nedenlerinden kopma güçlüğü üzerine tezlerini yansıtan bu nokta hakkında daha fazla bilgi için, bknz. Alberto Toscano, “Transition Deprogrammed,” South Atlantic Quarterly 113.4 (Fall 2014): 761-75.

5. Bknz. Etienne Balibar, “Marx, Engels, et le parti révolutionnaire,” La Pensée, No. 201 (October, 1978): 120-35; “Sur le concept marxiste de la ‘division du travail manuel et du travail intellectuel’ et la lutte de classes,” in in L’Intellectuel: L’Intelligentsia et les manuels, ed. Jean Belkhir (Paris: Éditions Anthropos, 1983), 97-117; “Marx, the Joker in the Pack (Or the Excluded Middle),” Economy and Society 14.1 (February 1985): 1-27; see also chapters 4-6 of Masses, Classes, Ideas: Studies on Politics and Philosophy Before and After Marx, trans. James Swenson (London: Routledge, 1994); and “Les apories de la ‘transition’ et les contradictions de Marx,” Sociologie et sociétés, 22.1 (Spring 1990), 83-91.

6. 6-7 Ocak 1979’da Paris’te düzenlenen “Fransa’da Çağdaş Devlet” konulu Centre d’études et de recherches marxistes colloquium’daki katılımcılara aşağıdaki metin sunuldu.

7. “Etat, parti, idéologie,” in André Tosel, Cesare Luporini, and Etienne Balibar, Marx et sa critique du politique (Paris; Maspero, 1979). Adlı çalışmamda bu soruna değindim. “Marx, Engels, et le parti révolutionnaire,” La Pensée no. 201 (October 1978): 120-35. Olarak yayınlandı.

8. Bknz. Robert Michels, Political Parties: A Sociological Study of the Oligarchical Tendencies of Modern Democracy, trans. Eden Paul and Cedar Paul (New Brunswick, NJ: Transaction Publishers, 2009 [1915]).

9. Bknz. Paul Laurent for La France Nouvelle (June 6, 1977) and La Nouvelle Critique (no. 103, April 1977). Aynı argümanlar daha az net bir şekilde de olsa Le P.C.F. comme il est (Paris: Editions Sociales, 1978). Içinde ele alınmıştır.

10. Bu yüzden SSCB’de anayasal “oyun kuralları” nın bastırıldığını veya ortadan kaldırıldığını söylediğinde Althusser’in itirafı ile aynı fikirde değilim; daha ziyade, iç çelişkilerin ağırlığı nedeniyle şüphesiz periyodik olarak tekrarlanması gerekse bile, yerlerinden edilmiş ve güçlendirilmişlerdir. 1977’deki “yeni Anayasa”nın etkileyici
bölümüyle birlikte, “proletarya diktatörlüğünün sonu” resmi olarak 40 yıldır ikinci kez ilan edildi!

11. Bknz. François Hincker, Jean Fabre, and Lucien Sève, Les communistes et l’Etat (Paris: Editions Sociales, 1977), 167.

12. Karl Marx, The Civil War in France (New York: International Publishers, 1988), 61-62.

13. Bknz. PCF’in ritüel sloganı: İşçiler için en iyi fırsat güçlü bir komünist partiye sahip olmaktır ”[la grande chance des travailleurs c’est d’avoir un parti communiste puissant].

14. Bruno Trentin’in çalışmaları üzerine Fransızca’da “Un syndicalisme pour le révolution” metnini Dialectiques no. 18/19 (1977) metni okunabilir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s