Marksist Tarih Teorisi’nde Diyalektiğin Statüsü (1980) – Trinh Van Thao

Fransızcadan Çeviren: Eren Kozluca

Devinim halindeki sosyo-ekonomik yapıların ürettiği gerçek sosyal kuvvetlerin ebedi mücadelesi olarak algılandığı haliyle yaşam, Marksist tarih teorisinin yapıtaşlarını ayakta tutan materyalist diyalektiğin temel kavramsal kategorilerinden biridir. Bu bağlamda, eylem halindeki bir bilginin teorisi ile bir tarih (veya bir sınıf mücadelesi) teorisi arasındaki eklemlenme noktasının bir ismi vardır: çelişki. Tarihsel materyalizmin tüm tarihinin, (statüsü, işlevi ve operasyonel alanı açısından) Marx’ın Hegel karşısındaki radikal farklılığını temin eden bu anahtar-nosyonun soy kütüğü etrafında şekillendiğini unutmamalıyız. Bu yazıda, bilgi ile praxis’in birliği postulatından yola çıkarak, iki şey yapmak istiyoruz: 1) materyalist diyalektiğin dissimetrik karakterini göstermek; 2) bu konu dahilinde Marksist felsefedeki güncel eğilimleri ortaya sermek

  1. Marksist teoride çelişki nosyonu

Başlamadan önce, “Çelişki” (Gegenstatz, Wilderspruch) kavramının, Marx’ın hem epistemolojik hem de siyasal-tarihsel metninde olduğu gibi, Hegel’in “Mantık”ında da aynı terimle karşılandığına dair sözcükbilimsel bir saptamanın faydası olacaktır. Anahtar-kavramın bu çokanlamlılığı, zorunlu olarak, iki tip problematiğe kapı aralar: bir yandan, Marx (bilgi teorisi) ile Marx (tarih teorisi) arasındaki içsel ilişki, öbür yandan ise, Marx’ın (bir bütün halinde) Hegel’ile (yine bir bütün halinde) dışsal ilişki.

Belli ki, bu müdahalenin özgül çerçevesi dahilinde üstlenemeyeceğim bir uzmanlık (Marksizm ve Hegelcilik olduğu kadar felsefe tarihçilerini de ilgilendiren) sorusu bu. Birbirine karıştırılmamak kaydıyla, karşılıklı göndermelerin de eksik olmadığı iki felsefi sistem arasındaki dışsallık ilişkisini- (ki bu ilişki, ilginç bir şekilde, ortak dilin “sağırların diyalogu” imgesel ifadesi olarak tasavvur ettiği şeye benzer)! –  bana göre ve tekil bir Hegel “okuması” aracılığıyla (ve özellikle de Felsefe Tarihi üzerine dersler), belirginleştiren birkaç nokta üzerine bir hatırlatma yapmak ile yetineceğim. 

Hegel’in tanımladığı kavramsal alanda (uzlaşmaz) çelişki, bir “özne”nin varoluşu ile (Doğa’nın varlığı ve İnsan varlığı) düşüncesinin (bilgi), “saf” bir devinim veya “dairesellik” ilişkisi içerisine girdiğini varsayan belirlemeler zincirindeki bir uğrağı belirtir.

Hegelci diyalektiğin bu kategorilerinin (öz, özne/nesne, saf devinim, vb.), (bazı “gereksiz” istisnaları göz ardı edemezsek de), Marksist felsefede birebir karşılıkları yoktur. Zira, kendisini bir metinler ve ilkeler bütünlüğü olarak sergileyen (sich darstellen) bir Wissenschaft der Logik kadar tutarlı ve tamamlanmış olmaktan çok uzak olmasına rağmen, Marx’daki “çelişki” nosyonu, her halükârda, bir ardışık belirlemeler oyunu içerisinde birbirine indirgenemez, ve hatta içlerinden bazılarının da açık bir şekilde Tinin Fenomenolojisi’nin idealist “monizm”ine karşı bir direniş gösterdiği bir ilkeler topluluğunu kapsar. Örnek verirsek;

  1. Praxis postulatı (“Alman İdeolojisi”)
  2. Yarılmanın bileşime göre önceliği
  3. Yarılmanın dissimetrisi (antitez)
  4. Çelişkinin çözülümünde dışsallık kriteri

Kısaca, Marksist diyalektiğin tüm bu karakteristikleri, Hegelci operasyonel alanın içerisinde tamamen bilinmezliğe mahkum edildiğini söyleyemezsek de, orada bir eşleniğini bulamayacağımız bir nosyona işaret eder: sosyal çelişkinin “karmaşıklığı”.

Buradan ne anlamalıyız? Öncelikle, sosyal gerçekliğin karmaşık bir görüntüsü, kuvvetler diyalektiği ile konumlar diyalektiğinin aktif karşılıklılık oyunu ile belirlenen bir koşullu-geçici yarılmalar ve birleşmeler zincirini: Böylece, Marx ve Engels’in 1842-8 yılları arasındaki siyasal analizlerinden yola çıkarak oluşturulabilecek “çelişki” nosyonunun soy kütüğü; uzlaşmaz çiftlerin (feodalite, burjuvazi, burjuvazi, proletarya) disimetrizasyonunu, ve yine, uzlaşmaz blokların (baskınlar/baskılananlar) konumları ve kuvvetleri boyutuna dair Marksist algılayışı yeni bir ışık altında görebilmemize yardımcı olur.

Bir çarpıtma veya basitleştirme kaygısı gütmeden, Marx ve Engels’in yaşamlarının bu dönemindeki tüm teorik-siyasal izleklerini, “burjuva” terimini, “sermaye- ücretli emek” uzlaşmaz çiftinin karşısında süregiden bir farklılaştırma-karmaşıklaştırmaya tabi tutma çalışması olarak özetleyebiliriz: Finansal, endüstriyel ve ticari burjuvazi arasındaki ayrımın 50-1 yıllarının tarihsel analizlerinde ne kadar önemli bir rol oynadığını unutmayalım. Ne Marx ne de Engels; 19.yy. Avrupa’sının “baskın tarihsel blok”larının sosyal kuvvet bileşenlerinin, olabildiğince bilimsel, somut ve titiz bir bilgisine erişmek için, “Kapital”in yayımlanmasını beklememiştir. 

Ancak aynı şeyi burjuvazinin karşıt terimi için söyleyemeyiz: Bu dönemde, proletarya kavramı soyut ve yekpare kalmıştır. Ne Engels ne de Marx (belki geçici bir aydınlanma anını muaf tutabilirsek de – İngiltere Emekçi Sınıfların Durumu) bu terime tatmin edici bir sosyolojik içerik verememişlerdir.

Bundan öncesine kadar gözden kaçmış iki önemli aktörün – küçük köylü onun ve şehirli uzantısı, küçük burjuvazi – fiziksel, siyasal ve ideolojik mevcudiyetinin teorisyenlerimizin dikkatine girmesi için ise Haziran 1848’in kanlı mücadelelerini beklemek gerekir.

O halde, kendimizi konumlar diyalektiğinin seviyesiyle sınırladığımız ölçüde, G.Gurvitch’in (Sosyoloji ve Diyalektik) Marksist diyalektiğin “bir sentezin zıttı ama antitezin zaferi” olduğuna dair tezi tasdiklenir.

Sınıfların durumlarının analizindeki bu yetersizlik (konumlar diyalektiği), kendini aynı şekilde, kuvvet ilişkilerinin bilinmesi seviyesinde, diğer bir deyişle, kuvvetlerin diyalektiğinin seviyesinde de hissettirir. Marx ve Engels’in bu yıllardaki yoğun sosyal mücadeleleri konu alan siyasal-tarihsel analizlerinin analizi belki de bu yetersizliğin mümkün olan en iyi illüstrasyonunu sunmaya uygundur (bkz. Trinh Van Thao, Analyse de la conjuncture politique dans la “Nouvelle Gazette Rhénane” vol.2, Paris, Anthropos, 1979).

A.Gramsci’ye göre, siyasi-sosyal kuvvetlerin nesnel durumunun bilinmesini hedefleyen “tarihsel metodoloji” verili somut bir durumun ekonomik, siyasi-ideolojik, siyasi-askeri uğraklarını ardışık olarak titizlikle eklemlemek zorundadır.

Oysa ki, Marx ve Engels’in 42-8 yılları arası metinlerinde göze batan şey, çelişkinin mutlak biçimde simetrik bir görüntüsüdür; açıkça, proletaryanın ne nicel zayıflığının, ne heterojen bileşiminin ne de stratejik ve taktiksel toyluğunun hesaba katılamamasının sebebi, “burjuva” ve “proleter” terimleri arasında kurulmuş bu ikili-tekanlamlı özdeşliktir. Başka örnekler ararsak: proleter hareket ile küçük burjuvazi ve köylülük arasındaki ittifak siyasetlerinin yokluğunu veya Marx’ın Demokratik Birliklerle kopuş esnasındaki (Mayıs 1849) kasıtlı “sekter” tutumunu aklımıza getirebiliriz.

Bu bağlamda, kuvvetler diyalektiği, ancak daha geç bir safhada dereceli olarak yerleştirilecek olan bir konumlar diyalektiğine yaslanma şansını bulamadığı ölçüde, etkinliğini yitirmiştir.

O halde, silahların eleştirisi/silahların üstlendiği eleştiri (1848-9) mecburen belirleyici olacaktır: mevzubahis analizlerin yoksunluğunu çektiği şey, tarihin organik hareketleri ile konjonktürel hareketlerinin arasındaki eklemlenmenin bir teorisidir. Tarihsel materyalizmin kavramsal cephaneliği halen bir ampirik “dolayım” arayışını sürdürmektedir. Bunun için, yalnızca saf bir kavram (üretim tarzı gibi) inşa etmek yetmez, ayrıca, çelişkinin eşitsiz gelişim ilkesini hem transparan hem üstü kapalı bir şekilde ortaya çıkarabilen, orta seviyeli-aracı kavramlara (ekonomik ve sosyal formasyon veya siyasi konjonktür) da gerekir.

2. Bu “olgunlaşma” döneminin disimetrik gelişimini takiben “Kapital”deki terimlerin dengelenme safhası

Peki, Marksizmin ustalık eserindeki haliyle, Kapital’in biçimlerinin, işlevlerinin ve yapılarının analizini, önceki şemaların aksine, çelişkinin bir denge modeli aracılığıyla görmeyi denemek mümkün müdür? Böyle bir bakış açısı uyarınca, aktörlerin (sınıfların) sosyal dokuda kaydolması ve birleşmesi mantığına karşısına – Ücretli Emek ve Sermaye (1849) – yarılmaların mantığı, yani, tarihin öznelerden bağımsız deviniminin teminatı olarak, “artık-değer” kavramında içerilen “sınıf mücadelesi” kategorisi (H. Lefebvre)[1] denk düşer. Bütünleştirme ve hareket, bir karşıtlar birliğinde temellenir. Ancak bu tezde ısrar etmek de dön dolaş aynı inanış ve illüzyonlarla kendine Kapital’i şahit gösteren indirgeyici şematizmlerin kaynakları arasındadır. O halde Marx’ın “bir bilimsel uğraşta bulunmak, basitçe belirgin olan görünür hareketi, gerçek içsel harekete indirgemektir” saptamasını nasıl anlamalıyız? (Kapital, 3, 1)

Devam edelim. Az önce tanımladığımız düşünce çizgisine göre, Marx, Kapital’in biçim, işlev ve yapılarının özünü bilmek amacıyla, ve büyük bir incelikle, tümdengelimci mantık (veya hipo-dedüktif metot) ile diyalektik mantığı; soyut bir sosyal formasyonun bütünlüğü (kapitalist üretim tarzı) ile bu bütünlüğün dinamiğini tek bir seferde düşünebilmek amacıyla birleştirir. Buradan anlaşılacağı üzere, “bu iki metot karşılıklı olarak birbirini ima eder ve birlikleri aracılığıyla, kapitalist Ekonominin sentetik bir teorisine izin verir” (M. Godelier, Rationalité et irrationalité en économie, 2, 99).  

Ve eğer ki, bu çifte teorik emek sürecinde, yabancılaşma koşullarımızı açıklayabilmemizi borçlu olduğumuz bakış açısını, zayıf, “bir deri bir kemik” şemalara bel bağlamaktan çok “kapital teorisine bir temel ve varsayım olarak hizmet veren bir değer teorisine” (Godelier, ibid) gönderme yaparak oluşturabiliyorsak; bunun sebebi, “Temel olarak diyalektiğin, insanın özü olarak emeğe dair bir analiz aracı” olmasıdır (ib., 100). H. Lefebvre de uzunca alıntılayacağımız makalesinde pek farklı bir şey söylememektedir: 

“Marx’ın yapı kavramına çok kez başvurmasının, yapısalcılık ile hiçbir ilgisi yoktur. Daha çok, bir diyalektik metodolojinin ilkelerini telaffuz etmeye ve eleştirel bir biçimde yapısalcılığın takdir edilebilmeye izin verir. İlk olarak, üç nosyon, biçim, işlev ve yapı aynı ölçüde gerçeğin analizinde kullanılmak zorundadır. İkincil olarak, koşullu-geçici sabitlikler ve anlık dengeleri bilmeye izin verir. Üçüncü olarak ise, analiz edilen biçimlerde, yapılarda ve işlevlerde aynı anda örtülenmiş, ima edilmiş ve gizlenmiş bir içeriği ortaya çıkarır. Bu kavramların analizdeki mantıksal kullanımıyla, daha derin ve daha gerçek bir harekete nüfuz edilir: toplumun ve tarihin diyalektik hareketine” (ibid, 81)  

Her halükarda, diyalektiğin bu çifte boyutunun (bütünleştirme, dönüştürme), aynı anda Doğu’nun, sosyalist Asya’nın, İtalya’nın ve Fransa’nın Marksistlerinin birbirlerini tanıyabildiği tek semantik alanı oluşturduğunu hatırlatmamıza gerek var mı?

Ne yazık ki(!), Kapital’deki haliyle “bütünleştirme” ve “devinim” arasındaki bu sentetik birlik, Marksist düşüncede başvurulan “çelişki”nin soy kütüğünde yalnızca istisnai bir uğraktır. Aslına bakılırsa, Marksizm içerisinde diyalektiğin tarihi iki araştırma tarzının bir “disimetrik sentez”idir.

3. Marksist çelişki teorisinin genişletilme süreci, gerçekte, Diyalektiğin bu iki kutbu arasındaki salınımların tarihidir

F. Engels kişiliğinde meydana çıkan “vaka”ya bir göz atalım. Burada Badiou’nun (Theorie de la contradiction) veciz ifadesine başvurabiliriz: “Engels şüphesiz ki harikulade bir diyalektisyendir. Somut tarihsel analizlerine bakmanız yeterli olacaktır.” Engels’in “diyalektisyenlik” niteliğinin olumlanması, bu diyalektiğin özgül etkinlik alanını kesinleştirmediğimiz müddetçe, temelsiz, hatta provokasyon amaçlı söylenmiş gibi anlaşılabilir. Sonuçta, Doğa’nın Diyalektiği’nin “üç yasası”nı (nicelik/nitelik, karşıtların birliği, olumsuzlamanın olumsuzlanması) ve Mao’nun hararetle itiraz ettiği “çelişkinin solgunlaşması”na yol açan teorik savrulmayı hatırladığımızda, bunda pek de şaşılacak bir şey yoktur.   

Ancak dikkatimizi Engels’in somut tarihi-siyasal analizlerine çevirdiğimizde, nasıl da bir farklılaşmaya tanık oluruz! İşte orada, tam da Engels’in sevdiği o teorik-siyasal arazide, Marx ile aralarındaki içsel iş bölümünün, onu, Ortodoks olarak adlandırılmaya müsait bir Marksizm’in “kapıkulu” haline dönüştürmesinden de önce, son derece keskin görüşlü, ince akıl yürütmelerle ilerleyen, her daim tetikte, taktiksel ve stratejik anlamda eşi görülmemiş bir diyalektisyenle karşılaşırız: Kısacası, bu metinlerde, Engels’i, 48-9’lu yıllarının ateşinde Avrupa devrimci hareketinin gerçek lideri yapan nitelikleri keşfederiz.    

Lenin, “Felsefe Defterlerleri”nde, materyalist bir bilgi teorisinin tezlerini ortaya sererken, Engels’in didaktik ve polemik serimlemesinde kendisine fazlaca mekanist gözüken şeyi düzeltir, ve, birbiriyle yakından bağıntılı iki özellik eklemek kaydıyla, diyalektiğin “ikililiğini” yeniden onaylar:

  • Sürecin özü olarak çelişki-yarılma tezi
  • Spiral halinde gelişme tezi 

Toplamında dört ilke, “Lenin’in Hegel’in belirleyici katkısı olarak görüp de üstlendiği şeyin etrafında yeniden düzenlenir: çelişkinin hareketi olarak anlaşılan gerçek kavramı” (Badiou, ibid., 41).

Ama, burada üstünde durulmayı en çok hak eden şey, eleştirel bir Hegelci Mantık okuması üzerinden üretilmiş Defterler’in tezlerinden çok, Lenin’in bu tezleri öznel hedefleri, siyasal hedefleri doğrultusundaki kullanım tarzıdır.     

Anlayacağımız, Lenin ne Kapital’in kusursuz teorik rasyonalitesine hayran kalmakla, ne de Doğa’nın Diyalektiği’nin dogmatik basitleştirmelerini körü körüne takip etmekle yetinemez.

O zaman burada önemli olan, diyalektik düşüncenin etkinlik mecrasını gösterip yeniden elden geçirmek, veya en azından, onu, saf teorininkinden farklı yeni arazilere, gerçek mücadelenin arazisine doğru genişletmektir.  

Lenin, “diyalektik metodu”, somut amaçlar doğrultusunda ve somut durumların ortasındaki somut mücadelelerde etkinlik gösteren sosyal kuvvetlerin somut mücadelesi için ve bu mücadele aracılığıyla geliştirme niyetindedir.

Lenin, diyalektiği, Engels’in “olgunluk” çalışmalarında “görmeyi” reddetmesine rağmen, onu Marx’ın yoldaşının giriştiği “somut durumun somut analizlerinde” keşfetmesini bilir. 

Diğer bir deyişle, Lenin’e göre çelişkinin teorisi ve pratiği kendine ayrıcalıklı (bu tek olduğu demek değildir) bir arazide yer edinir: kimselerin Lenin’in “olgunluk” eserlerinden ayrıştırma çabasını göstermediği bir gençlik çalışmasındaki – Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi– “ekonomik ve sosyal formasyon” kavramının ayrıntılandırılıp işlenmesi ile başlayan teorik bir tarihin en üst safhası olarak anlaşılması gereken düzlem olarak, siyasi konjonktürlerin analizinde.

Devrimci eylemleri ile yakın ilişki içerisinde seyreden siyasi konjonktür analizlerinde, Lenin, ilk kez “devrimci diyalektiğin hakiki matrisini oluşturan şeyi” (Badiou) formüle etmiş ve diyalektik düşüncenin tek mutlak ilkesini ortaya koymuştur: mücadele ve bu bağlamda, sınıf mücadelesi. Bu durumda tüm diğerleri, yani, bir düşünce Diyalektiği ile varlık Diyalektiği arasındaki mücadele, L.Althusser’in “teoride sınıf mücadelesi” kavramı ile adlandırdığı alanın sınırlarına düşer.     

Buradan sonra çağdaş Marksistlerin benimsemesi gereken miras açıktır: bir temel ilke olarak yeniden yorumladığımız karşıtların birliği üzerinden, teorik ve teorik olmayan konjonktürler arasındaki bağlantıyı işlemek. Komünizmin aynı anda hem teorik hem de siyasal bir hareket olma karakteri bu temel soruyu göz ardı etmemize izin vermez. Bu açıdan bakınca, günümüz Marksizm’inin tavrı hakkında ne söyleyebiliriz?

Birbirine yakınsayan ve birbirini tümleyici, ancak uzun süredir birbirini görmezden gelen iki tarzın mevcudiyetinden bahsedebiliriz gibi duruyor: bunlardan ilki, bütünleştirme sürecinin karmaşıklaştırılmasını önemserken (A. Gramsci), ikincisi, yarılma sürecinin karmaşıklaşmasına öncelik tanır (Mao).

Daha önce gördük: Gramsci’nin 1848 yılının “öznel” hatalarını eleştirme tarzı, eş zamanlı olarak, kendi cevabının özgül mekanizmalarını da göz önüne sermiştir. Gramsci için, Leninist metodu takip etmek, her şeyden önce, eylem ve bilginin birbirine karışıp birbiriyle özdeşleştiği aynı hareketin içinde aynı anda gerçekliği daha dolaysız ve daha somut kılmaktan ibarettir. Bu o meşhur denklemdir: “praxis = tarihsel bilgi => mutlak tarihselcilik”

Tarihsel bilme sürecinde (“tarihsel metodoloji”) en soyut (ekonomik “uğrak”) olandan en somut olana (siyasal-askeri “uğrak”) “dolayımların” zorunluluğu (belirlenmeler) ilkesini ortaya koyarken, Gramsci, bir Hegel ve onun ardılı B.Croce “yeniden okuması” üzerinden, Lenin’in seviyesine erişir. 

Gramsci’nin kuvvetler ilişkilerinin analizine dair ortaya attığı önermeler devrimci diyalektiğin gerçek bir (metodolojik) ve “söylevsel matrisini” oluşturabildiği kadar, somut bir “senkroni” içinde temellenen uğrakların eklemlenmesinin teorisinin (: siyasi konjonktür) serimlenişine de elverir.

Eğer ki Gramsciyen tarihsel metodoloji, diyalektiğin bütünleştirme sürecinin kavramsallaştırılması adına bir çaba ise, bunun aksine, Mao’nun teorik çalışmaları da somut sınıf mücadelesinin karmaşıklığı gün yüzüne çıkarmayı amaçlar (Çelişki Üzerine)  

Mao’ya göre, ele alınan tüm süreçlerde:

  • Her zaman birincil olan bir çelişki vardır
  • Tüm çelişkiler disimetriktir
  • Yapılması gereken en önemli ayrım, uzlaşmaz çelişkiler ile uzlaşmaz-olmayan çelişkiler arasındadır.

Mao birleşme unsurunun, ki bu yalnızca gelip geçici bir kombinasyon süresince var olabilir, yarılma unsuru tarafından üst-belirlenmesini vurgularken, Marksist diyalektiğin anahtar-kavramını belirginleştirmekten başka bir şey yapmaz. 

Bu bakımdan Mao, Leninist teorik pratiğin kazanımlarını teorize etmekle yetinmez, “Felsefi Defterler”in yarım bıraktığı çalışmaları, gerçek sosyal formasyonların nesnel bilgisini üretme amacı doğrultusunda, “Asyatik” tipte bir toplum bağlamında “köylülük” kavramını derinleştirme-zenginleştirme suretiyle, yaratıcı bir tarzda uygular.

Burada teori bir mazeret gösterme-meşrulaştırma aracı olarak değil ama praxis için bir malzeme olarak iş görür. Sosyalist bir sistemde varlığını sürdüren sınıf mücadelesi tezi, kültürel devrime dair tahayyüllerden önce gelmelidir, aksi takdirde oportünizme yenik düşülür (Makaleme bkz. “Le double langage de l’hégémonisme”, Le Monde du 13 Mars 1979).

Sonuç:

1-Safi kavramsal bir düzlemden hareketle Hegelci diyalektik ile Marx’ın diyalektiği arasında bir ebeveynlik ilişkisi aramak bana yersizmiş gibi geliyor. Bana kalırsa, böyle bir arayış, kendi işleyişini ne kadar diyalektik ilan ederse etsin, sonunda ne Hegel’e ne de Marx’a çıkar.

2-Burada önemli olan, Marksist diyalektiğin nesneleri oldukları ölçüde, insan emeği, sosyal sınıflar, ekonomik belirleyiciler, üretim ve yeniden üretim aygıtları, siyasal-sosyal kuvvetler vs. gibi nesnelerin radikal olarak yeni statüsünü açıklığa kavuşturmaktır. Bu nesneler, Hegelci mantıkta (baş aşağı edilmiş haliyle bile olsa) bir eşleniği olmayan bir etkinlik alanı oluşturur.

3-Hedeflerinin seviyesinden bakıldığında da ayrıksılıklarına dair benzer bir gözlem yapılabilir:

Hegel’de, dünyalar kadar eski bir projenin – idealist, bilimlerin bilimini (diyalektik mantık) kurma ütopyası – sürdürülüşünün izi varsa, Marx’da tarihsel gerçekliği dönüştürmek gibi çok daha “mütevazi” bir amaç güden, zaman ve mekana ilişik bir devrim teorisi vardır.

4- İdealizm, neo-pozitivizm, yapısalcılık gibi Marksist – ve Hegelci – diyalektiği tek bir aşırı indirgeyici süreç dahilinde ele almaya meyilli tüm şematizmler pratikte olduğu kadar teoride de Marksizm’in şu temel faktörünü, yani, öznel, bilgi ve praxis iradesini (şu Lukacsçı “sınıf bilinci”) yok sayar.    

 5- Diyalektiği bir sınıf mücadelesi metafiziğine dönüştürme çabası yenilgiye mahkum olmalıdır, zira, “Çelişkinin süreci temel olarak disimetriktir, şematize edilemeyen çünkü niteliksel bir disimetri” (Badiou, ibid., 101).

İşin ilginç taraflarından biri de, ister en yavan ister en zeki, her tarihsel analizin ardında, kendini gizlemesi beyhude olan biri bulunur: silahın arkasında hep izlemekte olan bir askerin olduğunu kabul etmemize benzer şekilde, analistin kendisi. (bkz, P.Kaufmann, L’inconscient du politique, P.U.F. 1979).

Bir kez daha burada söz konusu olan, “cogito” kategorisinin herhangi bir yol ile yeniden araya sıkıştırılması-yürürlüğe sokulması değildir. Daha çok, insanın, insani varlığın, her daim, yatırım ve gelişime açık, özgül bir hareket alanı ve bilme tarzını temsil ettiğinin kabulüdür. Bu da demektir ki, Marksist diyalektiğin “özü”, eğer ki böyle bir şey varsa, insanlık durumunu sürekli yabancılaştırabildiği haliyle, şu “ihtiyaçların olumsuzluğu/olumsuzlayışı”ndan başka bir yerde aranmamalıdır.    

Van Thao, T. 1980. Statut de la dialectique dans le théorie marxiste de l’histoire in Actualité de la dialectique / [Colloque du Centre universitaire de recherche sociologique d’Amiens, Chantilly, septembre 1977], ed. J. Gabel et al, 61-71. Paris: éditions anthropos


[1] “Forme, function et structure dans le Capital”, L’Homme et la Société, 1er trimestre 1968

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s