MARKSİZMİN DURGUNLAŞMASI VE İLERLEMESİ (1903) – Rosa Luxemburg

Die soziale Bewegung in Frankreich und Belgien (Fransa ve Belçika’daki Sosyalist Hareket) başlıklı yüzeysel ama ilginç denemesinde Karl Grün, oldukça yerinde bir tavırla Fourier ve Saint-Simon’un teorilerinin kendi taraftarları üzerinde çok farklı etkileri olduğunu söyler. Saint-Simon, çeşitli entelektüel faaliyet alanlarındaki parlak araştırmacılar ve yazarlardan oluşan bir kuşağın ruhani atasıydı; ancak Fourier’in takipçileri, birkaç istisna dışında, efendilerinin sözlerini körü körüne papağan gibi tekrar eden ve onun öğretilerinde herhangi bir ilerleme kaydedemeyen kişilerdi. Grün’ün bu farkla ilgili açıklaması, Fourier’in dünyaya tüm ayrıntılarıyla genişletilmiş bitmiş bir sistem sunmasıdır; oysa Saint-Simon, müritlerine sadece gevşek bir yığın büyük düşünceler savuruyordu. Bana öyle geliyor ki Grün, ütopik sosyalizm alanındaki bu iki klasik otoritenin teorileri arasındaki içsel, özsel farklılığa çok çok az önem veriyor gibi görünse de genel olarak gözlemin doğru olduğunu hissediyorum. Kuşkusuz, yalnızca geniş bir taslak halinde çizilen bir düşünceler sistemi, eklenmesi gereken hiçbir şey bırakmayan ve etkin bir zihnin bağımsız çabası için hiçbir kapsam sunmayan bitmiş ve simetrik bir yapıdan çok daha uyarıcı olduğunu kanıtlamaktadır.

Peki, bu, Marksizm doktrinindeki uzun yıllardır göze çarpan durgunluğu açıklar mı? Gerçek şu ki – teorik bir ilerlemeyi işaret eden bir ya da iki bağımsız katkı dışında -Kapital’in son cildinin ve Engels’in yazılarının sonuncusunun yayınlanmasından bu yana Marksist teorinin birkaç birinci sınıf popülerleştirilmesi ve açıklamasından başka bir şey ortaya çıkmadı.  Bu teorinin özü, bilimsel sosyalizmin iki kurucusunun onu bıraktığı yerde kalmaktadır.

Bunun nedeni, Marksist sistemin zihnin bağımsız faaliyetlerine çok katı bir çerçeve dayatmış olması mı? Marx’ın, öğrencilerinin birçoğunu göz önüne alacak olursak teorinin özgür gelişimi üzerinde biraz kısıtlayıcı bir etkiye sahip olduğu inkar edilemez. Hem Marx hem de Engels, kendilerini Marksist olarak adlandırmayı seçen birçok kişinin sözlerinin sorumluluğunu reddetmeyi gerekli buldu! “Marksizmin sınırları içinde” kalmaya yönelik titiz çaba, zaman zaman diğer aşırı uçta -Marksist bakış açısının tümden reddedilmesi ve her türlü tehlikede “düşüncenin bağımsızlığını” belirtme kararlılığı- olduğu gibi düşünce sürecinin bütünlüğü için felaket olabilir.

Yine de yalnızca ekonomik meseleler söz konusu olduğunda Marx’ın bize miras bıraktığı az çok ayrıntılı bir doktrinler bütünü hakkında konuşmaya hakkımız var. Öğretilerinin en değerlisi, materyalist-diyalektik tarih anlayışı, kendisini bize bir araştırma yönteminden başka bir şey olarak sunmaz, kendini bize tamamen yeni dünyaya bakışlar olarak, bizi bağımsız faaliyetin sonsuz perspektiflerine açan, keşfedilmemiş bölgelere cesur uçuşlar için ruhumuzu kanatlandıran birkaç ilham verici öncü düşünce olarak  sunar.

Yine de, birkaç istisna dışında bu alanda bile Marksist miras yüzeyseldir. Muhteşem yeni silah kullanılmadan paslanır; ve tarihsel materyalizm teorisi, yaratıcıları tarafından ilk formüle edildiğinde olduğu gibi detaylandırılmamış ve kabataslak kalır.

O halde Marksist yapının katılığının ve bütünlüğünün, Marx’ın haleflerinin yapıyı devam ettirmedeki başarısızlığının açıklaması olduğu söylenemez.

Bize sık sık hareketimizin Marx’ın teorilerini daha da geliştirebilecek yetenekli kişilerden yoksun olduğu söylenir. Gerçekten de böyle bir eksiklik uzun süredir devam etmektedir; ancak eksikliğin kendisi bir açıklama gerektiriyor ve birincil soruyu yanıtlamak için ertelenemez. Her çağın kendi insani materyalini oluşturduğunu hatırlamamız gerekiyor; eğer herhangi bir dönemde teorik taraftarlara gerçekten ihtiyaç varsa, dönem bu ihtiyacın karşılanması için gerekli güçleri yaratacaktır.

Fakat Marksist teorinin daha da geliştirilmesi için gerçek bir ihtiyaç, tesirli bir talep var mı?

Fabian Derneği’nin yarı-sosyalizminin yetenekli temsilcisi Bernard Shaw, İngiltere’deki Marksist ve Jevonsian Okulları arasındaki ihtilaf üzerine bir makalede, Kapital’in ilk cildinin ona Marx’ı tam olarak anladığını ve Marksist teoride hiçbir boşluk olmadığını yönelik tam bir kavrayış verdiğini söylediği için Hyndman ile alay eder – Friedrich Engels, Kapital’in ikinci cildinin önsözünde, daha sonra, değer teorisiyle birlikte birinci cildin, üçüncü cilt yayınlanana kadar çözümü sağlanamayacak temel bir ekonomik sorunu çözümsüz bıraktığını ilan etmesine rağmen. Shaw burada kesinlikle Hyndman’ın konumunu önemsiz bir saçmalık gibi göstermeyi başardı, ancak Hyndman pratikte tüm sosyalist dünyanın aynı gemide olduğu gerçeğinden teselli bulabilirdi!

Kapital’in üçüncü cildi,  -kâr oranı sorununun (Marksist ekonominin temel sorunu) çözümüyle- 1894’e kadar ortaya çıkmadı. Ancak Almanya’da, diğer tüm ülkelerde olduğu gibi ilk cildin içerdiği bitmemiş malzeme yardımıyla ajitasyon sürdürüldü; Marksist öğreti popüler hale getirilmiş ve yalnızca bu ilk cildin temelinde kabul görmüştü; tamamlanmamış Marksist teorinin başarısı olağanüstü olmuştu; ve hiç kimse öğretiminde herhangi bir boşluk olduğunun farkında değildi.

Dahası, üçüncü cilt nihayet gün yüzüne çıktığında  başlangıçta uzmanların sınırlı çevrelerinde bir miktar dikkat çekti ve burada belirli bir yorum  ihtiyacı uyandırdı – bir bütün olarak sosyalist hareket söz konusu olduğunda, yeni cilt, orijinal kitapta açıklanan fikirlerin egemen olduğu geniş bölgelerde pratikte hiçbir intiba yaratmadı. 3. cildin teorik sonucu şimdiye kadar ne herhangi bir popülerleştirme girişimi uyandırdı ne de geniş yayılımı sağladı. Tersine, sosyal demokratlar arasında bile, bugünlerde, burjuva iktisatçılar tarafından çok sık dile getirilen Kapital’in üçüncü cildiyle ilgili “hayal kırıklığının” yankılarını duyuyoruz – ve bu nedenle sosyal demokratlar, yalnızca, ilk ciltte sunulan değer teorisinin “eksik” açıklamasını ne kadar tam olarak kabul ettiklerini göstermekteler.

Bu kadar çarpıcı bir fenomeni nasıl açıklayabiliriz?

Başkalarına  (kendi ifadesiyle) “kıs kıs gülmekten” hoşlanan Shaw’ın burada, -Marx’la temellendirildiği sürece- tüm sosyalist hareketle dalga geçmek için iyi nedenleri olabilir! Ama bunu yapacak olsaydı toplumsal hayatımızın çok ciddi bir tezahürüne “kıs kıs gülüyor” olurdu. Kapital’in hem ikinci hem de üçüncü ciltlerinin tuhaf kaderi, hareketimizdeki teorik araştırmanın genel kaderine dair kesin bir kanıttır.

Bilimsel açıdan bakıldığında Kapital’in üçüncü cildi kuşkusuz öncelikle Marx’ın kapitalizm eleştirisinin tamamlanması olarak görülmelidir. Bu üçüncü cilt olmaksızın  kâr oranının gerçekte ne hakim yasasını veya artı değerin kâr, faiz ve rant olarak bölünmesini ne de rekabet alanında değer yasasının işleyişini anlayamayız. Ancak ve asıl nokta budur, tüm bu sorunlar her ne kadar saf teorinin bakış açısından önemli olursa olsun, sınıf savaşının pratik bakış açısından nispeten önemsizdir. Sınıf savaşı söz konusu olduğunda temel teorik sorun, artı değerin kökenidir, yani sömürünün bilimsel açıklamasıdır; üretim sürecinin toplumsallaşmasına yönelik eğilimlerin aydınlatılmasıyla birlikte, yani sosyalist devrimin nesnel temelinin bilimsel açıklamasıyla birlikte.

Bu sorunların her ikisi de, artı değer üretiminin ve sermayenin artan yoğunlaşmasının kaçınılmaz ve nihai sonucu olarak “mülk sahiplerinin mülksüzleştirilmesini” çıkaran Kapital’in birinci cildinde çözülmüştür. Böylece teori söz konusu olduğunda, emek hareketinin temel ihtiyacı karşılanır. Sınıf savaşına aktif olarak katılan işçilerin, artı değerin ilgili sömüren grupları arasında nasıl dağıtıldığı sorusuyla ya da bu dağıtım sırasında rekabetin üretimin yeniden düzenlenmesine nasıl yol açtığı sorusuyla doğrudan ilgisi yoktur.

Bu nedenle genel olarak sosyalistler için Kapital’in üçüncü cildi okunmamış bir kitap olarak kalmaya devam ediyor.

Ancak hareketimizde Marx’ın ekonomik doktrinleri için geçerli olan, genel olarak teorik araştırma için de geçerlidir. İşçi sınıfının yükseliş çabasında teorik alanda tahmin edilemeyecek boyutlarda yaratıcı olabileceğini varsaymak saf bir yanılsamadır. Doğru, Engels’in dediği gibi, bugün tek başına işçi sınıfı teori anlayışını ve ilgisini korumuştur. İşçilerin bilgi arzusu günümüzün en dikkat çekici kültürel tezahürlerinden biridir. Ahlaki olarak da, işçi sınıfı mücadelesi toplumun kültürel yenilenmesini ifade eder. Ancak işçilerin bilim yürüyüşe aktif katılımı, çok belirli toplumsal koşulların yerine getirilmesine bağlıdır.

Tüm sınıflı toplumlar da entelektüel kültür (bilim ve sanat) yönetici sınıf tarafından yaratılır; ve bu kültürün amacı kısmen sosyal sürecin ihtiyaçlarının doğrudan karşılanmasını sağlamak ve kısmen de yönetici sınıfın üyelerinin zihinsel ihtiyaçlarını karşılamaktır.

Daha önceki sınıf mücadelelerinin tarihinde hevesli sınıflar (son günlerdeki Halk Tabakası gibi) entelektüel bir egemenlik kurarak siyasi egemenliğin öncüsü olabilirlerdi, zira onlar hâlâ boyun eğdirilmiş sınıflar iken, çökmekte olan dönemin eski kültürüne karşı.yeni bir bilim ve yeni bir sanat kurabilirlerdi.

Proletarya çok farklı bir konumdadır. Mülkiyetsiz bir sınıf olarak, yukarı doğru mücadelesinde, burjuva toplumu çerçevesinde kalırken kendiliğinden kendine ait bir zihinsel kültür yaratamaz. Bu toplum içinde ve ekonomik temelleri devam ettiği sürece, burjuva kültürden başka bir kültür var olamaz. Bazı “sosyalist” profesörler, proleterlerin kravat takmasını, kartvizit kullanmasını ve bisiklete binmesini kültürel ilerlemeye katılımın dikkate değer örnekleri olarak kabul etseler de, işçi sınıfı çağdaş kültürün dışında kalıyor. İşçilerin bu kültürün tüm toplumsal alt tabakasını kendi elleriyle yaratmalarına rağmen, kapitalist toplumun ekonomik ve sosyal sürecindeki işlevlerinin tatmin edici bir şekilde yerine getirilmesi için böyle bir kabulün gerekli olduğu ölçüde, ondan yararlanmalarına izin verilir.

İşçi sınıfı, mevcut sınıfsal konumundan tamamen kurtulana kadar  bilim ve kendi başına  sanat yaratma pozisyonunda olmayacaktır.

Bugün yapabileceği en iyi şey, burjuva kültürünü burjuva gericiliğinin vandalizminden korumak ve özgür bir kültürel gelişme için gerekli toplumsal koşulları yaratmaktır. Bu ana hatlar boyunca bile işçiler mevcut toplum biçimi içinde, ancak kurtuluş mücadelelerinde ihtiyaç duydukları entelektüel silahları kendileri için yaratabildikleri ölçüde ilerleyebilirler.

Ancak bu çekince entelektüel faaliyetler alanında işçi sınıfına (yani işçilerin entelektüel liderlerine) çok dar sınırlar dayatmaktadır. Yaratıcı enerjilerinin etki alanı, belirli bir bilim alanı, yani sosyal bilim ile sınırlıdır. Çünkü, “Halk tabakası fikrinin tarihsel çağımızla tuhaf bağlantısı sayesinde,” toplumsal gelişme yasalarına ilişkin aydınlanma, sınıf mücadelesindeki işçiler için zorunlu hale geldiğinden, bu bağlantı sosyal bilimlerde iyi meyveler verdi ve günümüz proleter kültürünün anıtı – Marksist doktrindir.

Ancak bilimsel bir başarı olarak devasa bir bütün olan Marx’ın yaratımı, amaçları doğrultusunda yaratıldığı proleter sınıf mücadelesinin yalın taleplerinin ötesine geçer. Marx, hem kapitalist ekonominin ayrıntılı ve kapsamlı analizinde hem de ölçülemez uygulama alanıyla tarihsel araştırma yönteminde, sınıf savaşının pratik idaresi için doğrudan gerekli olandan çok daha fazlasını sundu.

Ancak hareketimiz ilerledikçe ve yeni pratik sorunların çözümünü talep ettikçe, buradan çıkarmak ve doktrininin yeni parçalarını kullanmak için bir kez daha Marx’ın düşüncesinin hazinesine el atabiliriz. Ne var ki hareketimiz, pratik yaşamın tüm mücadeleleri gibi eski düşünce izleri üzerinde çalışmaya ve geçerliliği sona erdikten sonra ilkelere tutunmaya meyilli olduğu için, Marksist sistemin teorik kullanımı çok yavaş ilerliyor.

Öyleyse, bugün bu teorik meseleler söz konusu olduğunda hareketimizde bir durgunluk tespit edersek, bunun nedeni, üzerinde beslendiğimiz Marksist teorinin gelişememesi veya geçerliliğini yitirmesi değildir. Tersine, mücadelemizin ilk aşamalarında onlara acil ihtiyaç duyduğumuz için Marksist cephaneliğimizden çıkardığımız en önemli zihinsel silahları nasıl yeterince kullanacağımızı henüz öğrenmemiş olmamızdır. Pratik mücadele söz konusu olduğunda, Marx’ın güncelliğini yitirdiği, bizim Marx’ın yerini aldığımız doğru değildir. Aksine, Marx, bilimsel yaratımında, pratik savaşçıların bir partisi olarak bizi geride bıraktı. Marx’ın artık ihtiyaçlarımız için yeterli olmadığı doğru değil. Aksine, ihtiyaçlarımız henüz Marx’ın fikirlerinin kullanılması için yeterli değil.

Böylece, çağdaş toplumdaki proleter varoluşun toplumsal koşulları -ilk olarak Marksist teori tarafından aydınlatılan koşullar- Marksist teoriye empoze ettikleri kaderin intikamını alıyor. Bu teori entelektüel kültürün kıyaslanamaz bir aracı olmasına rağmen kullanılmadan kalır zira burjuva sınıf kültürüne uygulanamaz olsa da günlük mücadele için silahlar konusunda işçi sınıfının ihtiyaçlarını büyük ölçüde aşar. İşçi sınıfı mevcut varoluş koşullarından kurtarılıncaya kadar, Marksist araştırma yöntemi diğer üretim araçlarıyla bağlantılı olarak toplumsallaştırılmayacaktır, böylelikle genel olarak insanlığın yararına tam olarak kullanılabilecektir ve böylece işlevsel kapasitesinin tam ölçüsünde geliştirilebilir.

Çev. Nalan Kurunç

https://www.marxists.org/archive/luxemburg/1903/misc/stagnation.htm

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s